Modern Blog

Fikirlerini sakin, güçlü ve okunabilir bir alanda paylaş.

Son yazıları keşfet, başlıkları takip et ve içerikleri daha rafine bir okuma deneyimiyle incele.

25.07.2026

Mahzen

Bazı günahların tonu vardı. Kimisi kurşuni bir sabah kadar donuk, kimisi paslı bir bıçak gibi kızıl, kimisi ise gece kadar siyahtı. Ama içlerinden biri vardı ki hiçbir renge benzemiyordu. Onun adı unutmamaktı. İnsan, işlediği günahları affedebilirdi belki; ama bazı anıları affedemezdi. Ben de affedemedim. Unutmayı öğrenemedim. Hafızam, ömrüm boyunca sırtımda taşıdığım en ağır tabut oldu. Benim bu dünyadaki amacım açlıktı. Karnımın değil; ruhumun açlığı. Sevilmeye açtım, anlaşılmaya açtım, kendime ulaşmaya açtım. Öyle bir açtım ki, ölüm bile beni doyuramadı. Bir gün öleceğimi düşündüğümde, mezarın içindeki sessizliğin bile içimdeki boşluğu dolduramayacağını biliyordum. Çünkü insan bazen yaşamaktan değil, eksik doğmaktan yoruluyordu. Her kapıyı denedim yaşamım boyunca. Her kilidi çevirdim. Her anahtarın dişlerini avuçlarımın içinde ezberledim. Sonunda anladım ki bazı kapılar açılmak için yapılmamıştı. Bazı kilitler ise insanın kendi göğsünün içine yerleştiriliyordu. Ölürken tek isteğim buydu: Beni artık hiçbir kilit açmasın. Hiçbir umut kapısı aralanmasın. Hiç var olmamış olmayı diledim. Fakat bunu söylediğimde insanlar, yaşamak istemediğimi sandılar. Oysa ben hiç başlamamış olmayı istiyordum. Başlangıcın bütün yükünü reddediyordum. Beni anlamadılar. Nice cümle kurdum; kelimeler ağzımdan çıktığı anda başka insanların sözlerine dönüştü. Kimse benim söylediğimi duymadı. Zamanla anlaşılmamayı öğrendim. İnsan, sürekli yanlış çevrilen bir kitap olunca, sonunda kendi dilini de unutuyormuş. Ben de unuttum. Bekledim. Bir gün biri gelsin, kapımı çalsın diye bekledim. Öyle biri olsun ki kapıyı değil, içimde yıllardır kilitli duran o çocuğu açsın istedim. Beklemek de tuhaf bir hastalıkmış. İnsan bekledikçe zamanı değil, kendini tüketiyormuş. Ben yıllarca aynı kapının önünde oturdum. Gelen olmadı. Ama giden çok oldu. Kimileri ismimi alıp gitti, kimileri çocukluğumu, kimileri ise güven duygumu. Bazı anılar vardı; onları fotoğraf albümüne bile koymadım. Çünkü fotoğraflar yaşatırdı. Ben ise bazı güzelliklerin yaşamasını istemedim. O kadar güzeldiler ki, yalnızca o anın içinde kalsınlar istedim. İnsan bazen en mutlu olduğu anda yok olmayı arzuluyor. Çünkü biliyor; bundan sonrası hep eksilecek. Hayatın kumar masasına oturdum. Zarın hep aynı döngüde döneceğini bilmeme rağmen oynadım. Kazanacağımı sanmadım zaten. İnsan bazen kazanmak için değil, kaybettiğini kanıtlamak için oynuyor. Ben de öyle yaptım. Kendimi ortaya koydum. Ruhumu bahis yaptım. Her el sonunda biraz daha eksildim. Masadan kalktığımda cebimde tek bir şey kalmıştı: Kendime duyduğum yabancılık. Günahlarımın tonu değişmedi. Ne kadar çoğalsalar da renkleri aynı kaldı. İçlerinde en büyük günahım ise sana dokunmayı istemekti. Senin bana dokunmanı arzulamaktı. Çünkü bazı temaslar ibadet kadar temiz, bazıları ise bütün dinlerin sustuğu kadar günahtır. Ben hangisinin içinde kaldığımı hiçbir zaman anlayamadım. Bazen düşündüm. Acaba günah dediğimiz şey gerçekten yaptıklarımız mıydı? Yoksa yapamadıklarımız mı? Belki de sana sarılamamış olmak, işlediğim bütün günahlardan daha ağırdı. Tanrım… Ben mücadele etmek için mi yaratıldım? Yoksa mücadele ederek yorulmam için mi? Henüz yumurta ile sperm birbirini tanımadan önce kaderimin ilmeklerini sen mi ördün? Eğer öyleyse neden milyonlarca sperm arasında beni seçtin? Onlar sessizce yok olurken neden bana “yaşa” dedin? İlk savaşımı daha doğmadan kazandım. Ama kazandığım sandığım o savaş, bütün ömrümün en büyük mağlubiyetiymiş meğer. Doğmak, bazen kaybetmenin en uzun şekliydi. Etimle, kemiğimle öğrendim bunu. Sonra kapı aralandı. Maskem yüzüme yerleşti. İnsanlar beni gülümserken gördüler. Ben ise maskemin iç tarafında çürüyordum. Onlardan dehşet derecede korkuyordum. İnsanların gözleri beni ürkütüyordu. Çünkü herkes birbirine bakıyordu ama kimse kimsenin içine bakmıyordu. Yine de vazgeçemiyordum onlardan. Çünkü insan en çok korktuğu şeye bağlanıyormuş. Çocukluğumdan beri kendi ailemin bile nasıl yaşadığını bilmiyordum. Aynı sofraya oturuyorduk ama aynı acıyı paylaşmıyorduk. Aynı evde uyuyorduk ama birbirimizin rüyalarına hiç girmiyorduk. Babamın sustuğu gecelerin ağırlığını bilmiyordum. Annemin gözlerini kaçırırken içine neyi gömdüğünü bilmiyordum. Kardeşlerimin gülüşlerinin altında hangi kırıkları taşıdığını bilmiyordum. Bir evde yaşayıp birbirine yabancı kalınabileceğini ilk ailem öğretti bana. Sonra dünya devam etti bu eğitime. Kalabalıklar beni içine aldı. Herkes konuşuyordu. Kimisi aşktan, kimisi başarıdan, kimisi gelecekten. Ben ise insanların cümlelerini değil, cümlelerin arasındaki sessizlikleri dinliyordum. Çünkü insan en çok sustuğu yerde kendini ele veriyordu. Ben sessizlik koleksiyoncusuydum. İnsanların sustuğu yerleri biriktirdim. Belki bir gün hepsini üst üste koyarsam kendime bir mezar yapabilirdim. Bazen aynanın karşısına geçiyordum. Karşımda duran yüz bana ait değildi. Gözlerime uzun uzun bakıyordum. Bir yabancıyla göz göze gelmiş gibi oluyordum. Sonra kendi kendime şu soruyu soruyordum: “İnsan, kendini ne zaman kaybeder?” Cevap hiçbir zaman gelmiyordu. Belki de cevabın gelmeyişi cevabın ta kendisiydi. Sonra anladım. İnsan tek bir olayla parçalanmıyordu. Her gün küçücük çatlaklar oluşuyordu içinde. Kimsenin fark etmediği. Kimsenin önemsemediği. Bir gün o çatlaklar birbirini buluyordu. Ve insan, dışarıdan dimdik görünürken içeriden sessizce yıkılıyordu. Ben de öyle yıkıldım. Kimse duymadı. Çünkü en sessiz yıkımlar alkış sesine benzer. İnsanlar onları başarı zanneder. Belki de bütün ömrüm boyunca yanlış bir sorunun cevabını aradım. “Neden ben?” diye sordum hep. Oysa sorulması gereken soru bambaşkaydı: “Ben kimdim?” İşte o soruya hiçbir zaman cevap veremedim. Çünkü insan bazen ömrünü yaşamak için değil, kendini aramak için harcıyor. Ve en büyük trajedi şu ki… Kendisini arayanların çoğu, yolu bulduklarında artık eve dönecek bir benlik bırakmamış oluyor. Belki günahların gerçekten bir tonu vardı. Belki benimki unutamamaktı. Belki açlığım hiçbir sofrada doymayacaktı. Belki kapılar hiç açılmayacaktı. Ama bütün bunların içinde en acı olan şuydu: Ben yaşamaktan vazgeçmemiştim. Sadece bir gün, ilk defa gerçekten yaşadığımı hissedebilmek için, bütün ömrümü sessizce tüketmiştim.

Yazıyı oku

04.07.2026

Maske

Dışarıdan bakıldığında hiçbir şey değişmiyordu.İnsanlar onu her gün aynı yüzle görüyor, aynı ses tonuyla konuştuğunu sanıyor, aynı adımlarla yürüdüğünü zannediyordu. Oysa en büyük değişimler bazen görünmezdi. En büyük çığlıklar sessizdi. En derin yaralar ise kanamazdı. Kendisi bile bunu anlatamıyordu. İçinde sürekli dönen bir çark vardı. Paslanmış, gıcırdayan, durmaya niyeti olmayan bir çark… Her sabah aynı acıyı öğütüyor, her gece yeniden üretiyordu. Zamanın ilaç olduğuna inananların aksine, zaman yalnızca acının üzerine ince bir toz tabakası bırakıyordu. Tozu üflediğinde yara hâlâ oradaydı; ilk günkü kadar diri, ilk günkü kadar aç. “Geçer,” diyorlardı. Ne garip bir kelimeydi geçmek. Sanki acılar yürüyen birer yolcuymuş gibi… Oysa bazı acılar gitmezdi. Sadece evin en karanlık odasına yerleşirdi. Arada bir kapısını açar, sana hâlâ orada olduğunu hatırlatırdı. Bekliyordu. Bir gün gerçekten biteceğine inanmak istiyordu. Belki sabah uyandığında içinde hafiflemiş bir boşluk bulurdu. Belki nefes almak ilk kez yük gibi gelmezdi. Belki aynaya baktığında yabancı biriyle karşılaşmazdı. Ama hiçbir sabah farklı başlamıyordu. Çünkü insan bazen hayatı yaşamaz. Hayat, insanın içinden geçer. Ve geriye yalnızca yorgunluk kalır. Mutlu olmak istiyordu. Öyle büyük hayalleri yoktu aslında. Bir kahkahanın sahici olmasını istiyordu sadece. İçinden geldiği için gülmeyi… Bir gün hiçbir şey düşünmeden gökyüzüne bakabilmeyi… Sessizliğin içinde kendi kalbinin sesinden korkmamayı… Fakat her sabah yüzüne başka bir yüz giydiriyordu.İnsanlar buna tebessüm diyordu.O ise maske.Çünkü maskeler yalnızca saklamak için vardır. Kimse, o gülümsemenin hemen altında dizlerini karnına çekmiş küçücük bir çocuğun oturduğunu bilmiyordu. Kimse onun hâlâ aynı gecede kaldığını, hâlâ aynı korkunun içinde nefes almaya çalıştığını görmüyordu.O çocuk hiç büyümemişti. Sadece susmayı öğrenmişti. Acının da yaşı vardı. Bazıları çocuk kalıyordu. Odasına döndüğünde rutubet kokusu duvarlardan ağır ağır üzerine siniyordu. Boyaları kabarmış duvarlar sanki yıllardır onunla birlikte çürüyordu. Sokak lambasının sarı ışığı perdeyi delip içeri sızıyor, odanın ortasında eğri bir gölge bırakıyordu. O gölge bazen kendisine benziyordu. Bazen de yıllardır kaçmaya çalıştığı geçmişine. Gece uzadıkça düşünceler çoğalıyordu. İnsan gündüz başkalarının sesini dinlerdi; gece ise kendi zihninin gürültüsünü. Ve insanın kendi sesi, bazen dünyanın en acımasız sesi olabiliyordu. Kafasının içinde dönüp duran tek bir cümle vardı. “İnsanların yüzüne iyi bakın; acısı çok olanın gülüşü güzel olur.” Bu söz, teselli olmuyordu.Aksine, yarasını tarif eden bir teşhisten başka bir şey değildi. Demek bu yüzden herkes gülüşünü seviyordu.Çünkü kimse yarasını görmüyordu. Kendi düşüncelerinin buğusu bile boğmaya yeterken, bu cümle ciğerlerine dolan görünmez bir duman gibi nefesini daraltıyordu. İnsan bazen ölmek istemezdi. Sadece içinde durmadan konuşan o sesten birkaç saatliğine kurtulmak isterdi. Ama zihin insana merhamet etmezdi. En çok da geceleri. Bazıları cehennemi öldükten sonra göreceğine inanırdı. O ise cehennemin insanın kafasının içinde kurulabileceğini öğrenmişti. Üstelik oradan kaçış yoktu. Nereye giderse gitsin, kendisini de yanında götürüyordu.En ağır yük insanın kendi varlığıydı.Yine de ertesi sabah kalktı. Yüzünü yıkadı.Aynanın karşısında gülümsemeyi denedi.Ba şardı. Çünkü insanlar gerçeği değil, iyi oynanmış rolleri seviyordu.Ve o, hayatının en başarılı oyuncusuydu.Kimse alkışlamadı. Çünkü kimse sahnenin aslında bir uçurumun kenarında kurulduğunu bilmiyordu.

Yazıyı oku

02.07.2026

Kuyu

Zamanın henüz kırışıklık edinmediği, hatıraların çocukluklarını yaşadığı günlerde susuzluğumu gidermek için eski bir kuyunun başına eğildim. Avuçlarımı suya uzattığımda beklediğim serinlik yerine yüzüm çarptı bana. Fakat o yüz benim değildi; daha doğrusu bir zamanlar bana ait olup da yıllar boyunca acının ellerinde şekil değiştirmiş başka bir benliğindi. Su bulanıktı. Önce kuyuyu suçladım. Sonra karanlığı… Bir süre sonra anladım ki bulanık olan su değil, ona bakan gözlerdi. İnsan, kendisini en çok kendi bakışlarında kaybedermiş. Uzun uzun baktım. Karşımdaki yüzün rengi, yıllardır güneş görmemiş eski duvarlar gibiydi. Gözlerinin içinde ömrünü tüketmiş bir adamın sessizliği vardı. Dudaklarında söylenmemiş binlerce cümle, boğazında düğümlenmiş pişmanlıklar birikmişti. Onu tanıyordum. Çünkü o bendim. Fakat aynı zamanda hiç tanımıyordum; çünkü insan, acı çekmeye başladığı gün eski benliğini usulca toprağa gömer ve yerine yabancı birini yaşatmaya başlar. Yalnızlığın kötü olduğunu söylerler. Oysa yalnızlığın en korkunç tarafı kötü olması değildir. Asıl korkunç olan, insanın bir süre sonra onu sevmesidir. Sessizlik önce misafir olur, sonra ev sahibi. Bir gün fark edersin ki konuşmayı değil, susmayı öğrenmişsin. İnsanlardan kaçmayı değil, onlara ulaşamamayı kabullenmişsin. İşte o an yalnızlık kusursuzlaşır. Öyle kusursuz olur ki, onu senden almaya kalksalar kendini eksik hissedersin. Belki de cehennem ateşten değil, alışılmış acılardan kurulmuştur. Hayat boyunca kaçtığım bütün yollar dönüp dolaşıp aynı kapıya çıktı. Önünde durduğum o kapının anahtarı yıllardır cebimdeydi. Defalarca denedim. Zorladım. Yumrukladım. Omzumla vurdum. Fakat kapı açılmadı. Sonra ilk defa durdum. İnsan bazen kapıyı açamadığı için değil, kapının neden açılmadığını hiç sormadığı için yorulur. Belki de sorun kilitte değildi. Belki de o kapı bana ait değildi. Belki de ben, ömrüm boyunca başkasının kapısını açmaya çalışıyordum. Ne garip… İnsan en çok kendisine yabancılaşıyor. Her sabah değişeceğime inanıyordum. Yeni bir günün eski acıları silebileceğini düşünüyordum. Oysa günler yalnızca takvimleri değiştiriyordu; ruhumu değil. Aynı pencerenin önünde oturuyor, aynı gökyüzüne bakıyor, aynı umutları kuruyor ve aynı hayal kırıklıklarıyla geceyi karşılıyordum. Hayat ilerliyor görünüyordu ama ben tek bir fotoğrafın içine çivilenmiş gibiydim. Dünya dönüyordu; benim zamanım dönmüyordu. Bazen gözlerimi kapatıyor, kendimi gökyüzünün ortasında hayal ediyordum. Sonsuz maviliğin içinde ağır ağır aşağı düşüyordum. Düşüşümün sonu yoktu. İnsan yüksekten düşmekten korkmaz aslında; yere çarpacağı ana kadar yaşayacağı yalnızlıktan korkar. Çünkü düşerken kimse elini uzatmaz. Herkes seni seyreder. En sonunda sen bile kendini seyretmeye başlarsın. Sonra gökyüzü kaybolurdu. Yerini koyu, ağır ve nefes aldırmayan bir bataklık alırdı. Ne kadar çırpınırsam o kadar derine çekiliyordum. Kurtulmaya çalışmak bile suç gibi geliyordu. Sanki hayat bana, “Acını kabullen, çünkü seni sen yapan tek şey o,” diyordu. Belki de haklıydı. İnsan acısını kaybettiğinde geriye ne kalır? Hatıralar mı? Onlar zaten yalan söylemeyi öğrenmiştir. İnsanlar mı? Gün gelir adını bile unuturlar. Başarı mı? Bir mezar taşının üzerinde hiçbir unvan yazmaz. Geriye yalnızca insanın kendisi kalır. Fakat en ağır yük de budur. Çünkü insan bütün ömrü boyunca herkesten kaçabilir; kendisinden asla. Kalabalık sokaklardan geçerken yüzlerce insan omzuma çarpıyordu. Hiçbiri dönüp bakmıyordu. O an anladım ki görünmez olmak ölmekten daha ağır bir yazgıdır. Ölünün ardından ağlayan olur. Fakat görünmeyen insanın yasını tutan da olmaz. Sanki hiç yaşamamışsın gibi silinirsin dünyanın hafızasından. Beni en çok korkutan ölüm değildi. Beni korkutan, yaşarken çoktan unutulmuş olmaktı. O gece yeniden kuyunun başına döndüm. Ay, suyun üzerine eğilmişti. Rüzgâr eski günlerden kalan birkaç hatırayı usulca yüzeye çıkarıyordu. Tekrar baktım. Bu defa suyun içinde yüzümü değil, çocukluğumu gördüm. Henüz dünyanın kötülüğünü tanımayan, insanların sözlerine inanan, yarınların bugünden daha güzel olacağına safça güvenen bir çocuk… Ona seslenmek istedim. “Kaç,” demek istedim. “Henüz vaktin varken uzaklaş.” Ama sustum. Çünkü biliyordum; insan kaderinden kaçamaz. Kaçtığını sandığı her yol, onu yine kendi hakikatine götürür. Kuyudan ayrılırken susuzluğum dinmemişti. Fakat artık neden susadığımı biliyordum. Ben su aramıyordum. Ben, yıllar önce kaybettiğim kendimi arıyordum. Ve belki de insanın en büyük trajedisi, ömrünün sonuna kadar kendisini arayıp bulduğunda, bulduğu kişinin artık yaşayacak gücünün kalmadığını öğrenmesidir. O günden sonra anladım ki insanı öldüren zaman değildir. İnsanı öldüren, her gün biraz daha eksilerek yaşamaya alışmasıdır. İşte bu yüzden bazı insanlar nefes alır ama yaşamaz; yürür ama hiçbir yere varmaz; konuşur ama içinde yankılanan sessizliği kimse duymaz. İnsan bazen hayatı boyunca mutluluğu aradığını sanır. Oysa aradığı şey yalnızca kendisine ait tek bir hakikattir. O hakikati bulamadığında, en berrak sular bile susuzluğunu gideremez. Belki de insanın kurtuluşu kapıları kırmakta değildir. Belki de kurtuluş, yıllardır açmaya çalıştığı kapının aslında kendi içinde olmadığını anlayabilmesindedir. Çünkü bazı yollar dışarıya değil, insanın içine çıkar. Ve insan, kendi karanlığının içinden geçmeden hiçbir sabaha gerçekten ulaşamaz. Bazen bir insan, bütün ömrünü yalnızca kendi ruhunun mezarını ziyaret ederek geçirir. Ben hâlâ o kuyuyu hatırlıyorum. Çünkü bazen insanın kendini ilk gördüğü yer, aynı zamanda sonsuza dek kaybettiği yerdir.

Yazıyı oku

08.06.2026

Yansıma

Gece, şehrin üzerine çöken ağır bir vicdan azabı gibiydi. Yağmur saatlerdir yağıyordu. Sokak lambalarının ışıkları, camın üzerinde biriken damlaların arasında kırılıyor, dışarıdaki dünya sanki bozulmuş bir hatıraya dönüşüyordu. O ise yatağın ucunda oturmuş, odanın karanlığına bakıyordu. Aslında baktığı şey oda değildi; insan bazen gözlerini bir noktaya sabitler ama gördüğü şey bulunduğu yer değil, içine gömüldüğü uçurum olur. O da uzun zamandır kendi uçurumuna bakıyordu. İnsan bazen kendisiyle yüzleşemiyordu. Dünyanın en zor işi, aynaya bakıp oradaki kişiyi tanımaktı. Çünkü insanın kendine anlattığı hikâyeler vardı. Güçlü olduğuna dair, iyi olduğuna dair, yaralarının kapandığına dair, geçtiğine dair. Oysa bazı şeyler geçmiyordu. Sadece biçim değiştiriyordu. Bir yara kabuk bağladığında iyileştiğini sanıyordun ama yıllar sonra anlıyordun ki o kabuğun altında hâlâ kanayan bir et parçası vardı. Zaman yalnızca üstünü örtmüştü. Uzun zamandır kendi sesini duyamıyordu. Kafasının içinde konuşan onlarca düşünce vardı ama hiçbiri ona ait gibi hissettirmiyordu. Çocukluğundan beri duyduğu sözler, insanların ona biçtiği roller, korkular, hayal kırıklıkları, başarısızlıklar… Hepsi zihninin içinde birbirine karışmıştı. Ne zaman kendiyle konuşmaya çalışsa başkalarının sesleri cevap veriyordu. İnsan en çok da bu yüzden yoruluyordu belki. Kendini ararken sürekli başkalarına rastlamaktan. Bir zamanlar bazı acıların yol gösterdiğine inanmıştı. İnsan canı yandığında bir anlam bulmak isterdi çünkü. Çektiği şey boşuna olmasın isterdi. Bu yüzden acısının elinden tutmuş, onun gösterdiği yolu takip etmişti. Fakat acının gösterdiği yollar her zaman bir çıkışa ulaşmıyordu. Bazıları insanı daha derin karanlıklara götürüyordu. O da fark etmeden yürümüş, yürümüş, yürümüş ve sonunda kaybolmuştu. Şimdi dönüp baktığında arkasında hiçbir iz göremiyordu. Sanki yıllardır yaşadığı hayat başkasına aitmiş gibi hissediyordu. Sanki birileri onun bedenini kullanmış, onun yerine yaşamış ve ona yalnızca yorgunluğu bırakmıştı. İçinde bir şeylerin öldüğünü hissediyordu uzun zamandır. Ama bu ölüm ani olmamıştı. Yavaş yavaş gerçekleşmişti. Her hayal kırıklığında biraz daha eksilmişti. Her güvendiği insan tarafından yaralandığında biraz daha sessizleşmişti. Her vazgeçişte biraz daha gömülmüştü kendi içine. Şimdi geriye kalan şey, toprağın altında kalmış eski bir fosili andırıyordu. Varlığı unutulmuş ama tamamen yok olmamış bir şey. İnsan bazen kendi içinde yaşayan ölülere dönüşüyordu. Yağmurun sesi arttı. Rüzgâr pencerenin kenarlarını titretiyordu. Başını kaldırıp cama baktı. Kendi yansımasını gördü. İlk başta bakışlarını kaçırdı. Son zamanlarda bunu sık yapıyordu. Çünkü aynalar tehlikeliydi. İnsanların çoğu aynaların yüzü gösterdiğini sanıyordu. Oysa aynalar bazen insanın saklamaya çalıştığı şeyleri de gösterirdi. Derin bir nefes aldı. Ayağa kalktı. Odanın içinde birkaç adım attı. Ayaklarının altında gıcırdayan parke sesi, evin sessizliğini yarıyordu. O sırada kapıya sert bir şekilde vuruldu. Bir kez. Sonra bir kez daha. Ardından daha sert. Ses öyle güçlüydü ki sanki kapıya değil, doğrudan göğsüne vurulmuştu. Olduğu yerde kaldı. Kalbi hızlandı. Bu saatte kim gelebilirdi? Bir süre bekledi. Belki yanlış duymuştur diye düşündü. Ama kapı yeniden sarsıldı. Bu kez daha öfkeli. Daha sabırsız. İstemsizce kapıya doğru yürümeye başladı. İçinde tarif edemediği bir huzursuzluk vardı. Her adımda büyüyen, boğazına düğümlenen bir his. Sanki kapının arkasında biri değil de yıllardır kaçtığı bir gerçek bekliyordu. Kapıya birkaç adım kala durdu. Çünkü sağ tarafındaki boy aynasına gözü ilişmişti. Önce neyin tuhaf olduğunu anlayamadı. Sonra fark etti. Aynadaki adam ona yabancı geliyordu. Bir adım yaklaştı.Daha dikkatli baktı. Saçları düzensizdi.Omuzları çökmüştü. Yüzünde yılların bıraktığı çizgiler vardı. Gözlerinin altında derin gölgeler uzanıyordu. Sanki yıllardır uyumamış gibiydi. Sanki yıllardır yaşamamış gibiydi.Bir an nefesi kesildi.Gözlerini kırpıştırdı. Ama görüntü değişmedi.Karşısındaki adam hâlâ oradaydı. Ve onu izliyordu. O anda garip bir şey oldu. Aynadaki yabancının yüzünde kendi geçmişini gördü. Çocukluğunu gördü. İnandığı yalanları gördü. Kaybettiği insanları gördü. Vazgeçtiği hayalleri gördü. Affedemediği şeyleri gördü. İçine gömdüğünü sandığı bütün acıları gördü. Hepsi o yüzün üzerinde durmuş ona bakıyordu. Kapıya vurulan ses tekrar duyuldu.Ama artık önemi yoktu.Çünkü asıl kapı dışarıda değildi. Yıllardır kapalı tuttuğu kapı kendi içindeydi. Ve biri durmadan oraya vuruyordu. Yıllardır. Belki de ilk kez duyuyordu.Birden anladı. İçindeki şey yok olmuyordu. İnsan kendi özünü öldüremiyordu.Onu inkâr edebilirdi.Ondan kaçabilirdi. Üzerini yıllarca toprakla örtebilirdi. Ama bir tohum meyve verdi diye suçlanamazdı. Kök salmış bir ağaç, büyüdüğü için yargılanamazdı. İçindeki karanlık da aydınlık da ona aitti. Acıları da ona aitti.Yaraları da. Kaybettikleri de.Kaybettiklerinin ardından hayatta kalmış olması da. Aynadaki yabancıya biraz daha baktı. Sonra yavaşça gülümsedi. Çünkü uzun zaman sonra ilk kez onun kim olduğunu anlamıştı.Karşısındaki yabancı değildi.Yıllardır kaçtığı kendisiydi. Ve insan bazen bütün dünyayı dolaşıp en sonunda yine kendisine varıyordu. En uzun yolculukların sonunda ulaşılan yer, çoğu zaman insanın kendi içiydi. O gece yağmur şehrin üstüne yağmaya devam ederken, o da ilk kez kendi enkazının ortasında durup kaçmadan bakmayı öğrendi. Çünkü bazı yüzleşmeler insanı parçalamak için değil, yeniden kurmak için gelirdi. Ve insan, bazen en çok kırıldığı yerden yeniden doğardı.

Yazıyı oku

23.05.2026

Kök

Azap içindeydi. Öyle herkesin ağzına sakız ettiği türden bir acı değil. İnsanların gece yatmadan önce düşündüğü, sabah kalkınca unuttuğu cinsten hiç değil. Bu başka bir şeydi. Etin altına yerleşmiş, kemiğin içine yuva yapmış, kanın yönünü değiştirmiş bir şey. Sanki bedeni artık ona ait değildi de, içinde yıllardır sessizce büyüyen karanlık bir organizmanın taşıyıcısıydı yalnızca. Canının her dokusu bir harabeydi. İçine girilmiş, yağmalanmış, ateşe verilmiş bir şehir gibi. Ve en kötüsü de ne biliyor musun? O şehri yıkan düşman dışarıdan gelmemişti. Kapıları kendi açmıştı. Hatta bazı geceler yol göstermişti. İnsan bazen kendine yapılan hiçbir kötülüğü unutmaz da, kendisinin kendine yaptıklarını unutmaya çalışır. Çünkü insanın kendi celladı olması, başkasının kurbanı olmasından daha ağırdır. Başkası seni öldürürse acırsın. Kendin öldürürsen çürürsün. O çürüyordu. Bir gün acır mı diye düşünmediği yaralar gün gelip sızlamaya başlamıştı. Halbuki insan bazı acıların öldüğünü sanır. Üstünü örter, üstüne başka insanlar koyar, başka şehirler, başka alışkanlıklar, başka geceler koyar. Geçti zanneder. Ama hiçbir şey geçmez. Sadece sessizleşir. Çünkü acının da bir gururu vardır; bağırmaz hep. Bazen sabırla büyür. Onunki de öyle olmuştu. İçinde sinsi bir tümör gibi yıllarca yaşamıştı o acı. Önce küçüktü. Hatta bazen onu beslediğini fark etmiyordu bile. İnsan bazı acıları sever çünkü. Kendini eksik hissetmemek için acıya tutunur. Yaralarını kimliğe dönüştürür. “Ben buyum,” der. “Ben kırılmış olanım.” Sonra o kırıklık olmadan kim olduğunu unutmaya başlar. O da unutmuştu. Kendi benliğini yıllarca lime lime etmişti fark etmeden. Birinin sevgisi için susmuştu önce. Sonra biraz daha sevilmek için kendinden vazgeçmişti. Sonra tamamen yok olmuştu. İnsan en çok da yavaş kaybolurken fark etmez kendini. Bir anda olmaz çünkü. Kimse sabah uyanıp “Bugün benliğimi öldüreceğim,” demez. Küçük küçük ölür insan. Her affedişte biraz daha. Her sustuğunda biraz daha. Her “belki değişir” dediğinde biraz daha. Ve bir gün aynaya baktığında yüzünü değil, enkazını görür. İşte o gün başlamıştı asıl azabı. Çünkü insanın kendisiyle baş başa kalması kadar korkunç bir şey yoktur. Kalabalıklar geçer. Sesler diner. Telefon susar. Herkes gider. Ama insan kendinden gidemez. Ne kadar kaçarsa kaçsın, gece başını yastığa koyduğunda içindeki o karanlık onunla aynı yatağa uzanır. Bazı geceler nefes alamıyordu. Sanki ciğerlerinin içine cam kırıkları dolmuş gibiydi. Yaşamak bile bir refleks olmaktan çıkmıştı artık. Yorgundu. Ama uyuyamayacak kadar da suçluydu. Çünkü insan bazen başına gelenlerden değil, izin verdiklerinden dolayı tükenir. Kendi sonunu kendi elleriyle hazırladığını anlamıştı artık. İçindeki acıyı yıllarca bir tohum gibi büyütmüştü. Her gözyaşı sulamıştı onu. Her yalnızlık biraz daha kök salmasını sağlamıştı. Ve şimdi o tohum meyve veriyordu. Zehirli, karanlık, ağır meyveler… İnsan en çok da kendi elleriyle büyüttüğü felaketin altında kalınca susuyor. Konuşamıyordu artık. Çünkü anlatabileceği hiçbir şey kalmamıştı. Bazı acılar dile gelince küçülür derler. Yalan. Bazı acılar dile gelince daha gerçek olur. Daha canlı. Daha keskin. Bu yüzden sustu. Sokaklarda yürüdü bazen. İnsanların yüzüne baktı. Herkes bir yere yetişiyordu. Herkes bir şeyler taşıyordu içinde. Kim bilir kaç kişi kendi mezarını sırtında taşıyordu da belli etmiyordu? Çünkü insan denen canlı garipti; parçalanırken bile gülümseyebiliyordu. O da denedi bunu. Olmadı. İçindeki çürüme yüzüne vuruyordu artık. Gözleri değişmişti. Bazı insanlar ağlamaktan değil, fazla dayanıklı olmaktan yaşlanır. O da öyleydi işte. Çok dayanmıştı. Fazla dayanmıştı. Ve insan fazla dayanırsa bir yerden sonra hissetme yetisini kaybediyor sanıyordu. Oysa gerçek başka çıktı. Hiçbir şey kaybolmamıştı. Her şey içinde birikmişti. Şimdi hangi yarasına dokunsa kanıyordu. Hangisini sarmaya çalışsa daha çok acıyordu. Çünkü bazı yaralar kapanmak istemez. İnsan onları iyileştirmeye çalıştığında bile kendini savunur. Acıya alışan ruh, huzuru tehdit gibi görür bazen. Ve o, yıllarca acıyla yaşamıştı. Artık mutsuz değildi sadece. Acının kendisine dönüşmüştü. Kendi kaderini kendi elleriyle yazdığını düşünüyordu şimdi. Belki gerçekten öyleydi. Belki insanın kaderi gökten inmiyordu da, sustuğu yerlerde şekilleniyordu. Kendini unuttuğu anlarda. “Geçer” diyerek içine attığı şeylerde. Ve şimdi o kader gelip boğazına çökmüştü. Kaçamıyordu. Çünkü insan dünyadaki herkesten saklanabilir ama kendinden asla.

Yazıyı oku

30.04.2026

Uyanış

Arkadaşlarının sesiyle o derin ve tatlı uykusundan uyandırılmıştı. Uyandığında canı yanıyordu; çünkü bazı uyanışlar huzurla değil, kırılarak gerçekleşirdi. İnsan bazen gözlerini açtığında dünyayı değil, kendi saflığının enkazını görürdü. O da öyle olmuştu. Uzun zaman boyunca dünyanın tek bir renkten ibaret olduğuna inanmıştı; beyazın içinde yaşadığını sanmış, insanları olduğu gibi değil, görmek istediği gibi görmüştü. Fakat artık anlamıştı: dünya yalnızca aydınlıktan oluşmuyordu. İnsan ruhunun içinde, görünmeyen ama her yere sinsice yayılan karanlık damarlar vardı. İlk kez o gün fark etti ki herkes iyilik taşımazdı içinde. Bazıları, iyiliği bir maske gibi yüzüne geçirir; fakat ruhunun derinliklerinde sessizce kötülük büyütürdü. İnsanların bakışlarında gizlenmiş bir açlık vardı; tüketmeye, sömürmeye, eksiltmeye yönelik derin bir istek. Ve o, hiç hazırlıklı olmadığı bir dünyanın içine düşmüştü. Kendini büyük bir boşlukta bulduğunu sandı önce. Ama bu boşluk sıradan değildi; dipsiz, soğuk ve karanlık bir okyanusa benziyordu. İçine düştüğünde yüzmeyi bilmiyordu. Çırpınıyordu, çünkü yaşamak istiyordu. Fakat her çırpınışında biraz daha derine çekiliyordu. İnsan bazen kurtulmak için savaşırken bile kendi yorgunluğuna yenilirdi. Hayatı, sonunu bildiği bir kitaba benzemeye başlamıştı. Sayfaları çevirdikçe şaşırmıyordu artık; çünkü acının geleceğini önceden hissediyordu. Başlangıçlar renkliydi, umut doluydu, ama renkler aldatıcıydı. Çünkü bazı renkler yalnızca uzaktan güzeldi; yaklaştığında ise çürümüş bir hakikati gizlediğini anlardın. Bir noktadan sonra kendini akıntıya bıraktı. Mücadele etmekten değil, yorulmaktan vazgeçmişti. Belki de öldürmek istediği şey bedeni değil, içindeki inançtı. İnsan bazen yaşamaktan değil, sürekli hayal kırıklığına uğramaktan yorulurdu. İçinde hâlâ bir şeylerin değişeceğine dair kırık bir umut taşıyordu. Her defasında aynı yanlışa dönüyor, aynı kapıyı çalıyor, aynı karanlığa güveniyordu. Ve her defasında yeniden aldanıyordu. İnsanların içinde okyanuslar vardı; sessiz, derin ve gizemli. Fakat bu okyanuslar huzur taşımıyordu. Bazılarının içinde karanlık büyüyordu. Ve o, hâlâ bu karanlığın içinden ışık çıkabileceğine inanıyordu. İşte yanıldığı yer tam da buydu. Çünkü aynı okyanusta hem şeytanın dalgalarıyla boğuşup hem de kıyıya ulaşmayı umut ediyordu. Henüz bilmiyordu: bazı savaşlar kazanılmak için değil, insanın kendini tanıması için vardı. Yaşam ile ölüm arasında sıkışmış gibiydi; ne tamamen hayattaydı ne de gerçekten kaybolmuştu. Bir simülasyonun içinde unutulmuş bir bilinç gibi hissediyordu kendini. Var olmak zorunda bırakılmış ama neden var olduğunu anlayamamıştı. Belki de dünya, insanın sandığından daha eski bir kötülüğün mirasını taşıyordu. Bir tomurcuğun açarken güzellik doğuracağı düşünülürdü; ama bazen en güzel görünen şeyler bile çürümüş toprağın içinden büyürdü. Ve insan, doğduğu anda yalnızca hayata değil, aynı zamanda görünmez bir savaşa da dahil olurdu. O artık biliyordu: bazı uyanışlar insanı özgürleştirmez. Bazıları yalnızca gözlerini açar ve onu, kaçamayacağı gerçekle baş başa bırakır.

Yazıyı oku

26.04.2026

Harese

Bazen insan karanlığın içine düşmez; sanki çok önceden oraya aitmiş gibi sessizce geri döner. Başta bunun farkına varmazsın. Çünkü karanlık, dışarıdan bakıldığında korkutucu görünse de içine girince garip bir tanıdıklık hissi bırakır. İnsan, kendisini inciten şeylere alışıyor. Hatta bir süre sonra onları arıyor. Acı, ilk başta kaçılması gereken bir şey gibi görünürken zamanla insanın diline dolanan eski bir şarkıya dönüşüyor. Unutmak istemediğin ama dinledikçe seni biraz daha eksilten bir şarkı. Sonra insan, kendi yarasının seyircisi oluyor. Kendi içinde açılan çatlakları izliyor, hiçbir şey yapmadan. Çünkü bazı insanlar iyileşmek istemez; iyileşirse elinde ne kalacağını bilemez. Acının verdiği tanıdıklık, huzurdan daha güvenlidir bazen. Çünkü huzur yabancıdır, acıysa uzun zamandır aynı odada yaşadığın biri gibi. Seni incitir ama seni terk etmez. Bir gün fark ediyorsun; mutsuz değilsin yalnızca. Mutsuzluk başka bir şey. Sen, kendine alışamamışsın. Kendinle aynı bedende yaşamayı öğrenememişsin. İnsan bazen kendi zihninin içinde misafir gibi dolaşıyor. Hiçbir düşünceye ait hissetmeden, hiçbir duyguyu tam taşıyamadan. Kendi kafasının içinde kayboluyor. Ve insanın en büyük kayboluşu, yolunu bilmediği sokaklarda değil; çıkışını bilmediği düşüncelerin içinde oluyor. Kendini bu dünya için fazla hissetmeye başlıyorsun sonra. Fazla düşünen, fazla hisseden, fazla kırılan biri gibi. İnsanlar konuşuyor, gülüyor, yaşıyor. Sen bakıyorsun. İçlerinde olmadan onların arasından geçiyorsun. Bir kalabalığın ortasında sessizce silinmek gibi. Kimse fark etmiyor. Çünkü insanın içindeki çöküş ses çıkarmaz. Sessiz olur. Sessizlik, bazen en büyük çığlıktır. Acının içine girdikçe, çıkmayı unutuyorsun. Çünkü alışıyorsun. İnsan her şeye alışıyor; eksikliğe, kırılmaya, yalnızlığa, hatta kendinden vazgeçmeye bile. Sonra bir gün aynaya bakıyorsun ve gördüğün kişi sana ait değilmiş gibi geliyor. Yüzün aynı ama içinde duran insan değişmiş. Sanki biri gelip zihninin içini söküp yerine başka bir karanlık bırakmış. Ve zihnini evcilleştiremediğinde, zihnin seni parçalamaya başlıyor. Düşünceler büyüyor. Aynı cümleler tekrar ediyor. Aynı korkular, aynı gece, aynı boşluk. İnsan bazen kendi aklının içinde dönüp duran bir mahkûm oluyor. Kaçamıyor. Çünkü kaçacağı yer yine kendi zihni. İnsan kendinden kaçamıyor. Sonra yaşamak anlamsız geliyor. Çünkü anlam dediğimiz şey, insanın tutunacak bir sebep bulmasıdır. Sebep kalmadığında günler birbirine benziyor. Sabah oluyor, gece oluyor. İnsan yaşıyor ama içinde hiçbir şey ilerlemiyor. Sanki zaman geçiyor ama sen aynı yerde bekliyorsun. Aynı kapının önünde, açılmayacağını bile bile. Ve işte o zaman insan farklı bir son istiyor. Herkes gibi bitmek istemiyor. Çünkü çektiği acının bile özel olmasını diliyor. Fakat ne kadar kaçarsan kaç, son hep aynı yere çıkıyor. Aynı döngü. Aynı insan. Aynı kırgınlık. İnsan kendini değiştirmedikçe, kader sandığı şeyin içinde dönüp duruyor. Belki de mesele karanlıktan çıkmak değil. Belki mesele, karanlığın içinde kaybolmadan yürümeyi öğrenmek. Çünkü insan bazen ışığı aramaz; yalnızca içinde biraz daha az kırılacağı bir yer arar.

Yazıyı oku

24.04.2026

Döngünün Kırıntısı

Unutmak bazen bir kaçış değil, insanın kendine doğru attığı en dürüst adımdır. Çünkü bazı insanlar hayatımıza girdikten sonra gitmezler; bedenleri uzaklaşsa bile düşüncelerin içinde yaşamaya devam ederler. İnsan, bir başkasını kaybettiğini sandığında aslında çoğu zaman kendinden bir parçayı kaybetmiştir. Ve en ağır olan da budur: Bir insanın yokluğu değil, onun varlığının sende bıraktığı boşluk. Birine fazlasıyla bağlanmak, yavaş yavaş kendi sesini unutmaya benzer. Başlangıçta bunu fark etmezsin. Onun sevdiği şeyleri sevmeye başlarsın, onun sustuğu yerde susar, onun korkularını kendi korkuların sanırsın. Hayatın, kendi merkezinden çıkar ve başka bir insanın etrafında dönmeye başlar. Oysa insanın en büyük yanılgısı, başka birini hayatının anlamı sanmasıdır. Çünkü anlam, ödünç alınabilecek bir şey değildir. Bir süre sonra aynaya baktığında yüzünü tanırsın ama içindeki kişiyi tanıyamazsın. Çünkü benlik sessizce silinmiştir. İnsan, sevdiğini yaşatmaya çalışırken kendini tüketebilir. Ve çoğu zaman bunu fedakârlık sanır. Halbuki bazı sevgiler, insanı büyütmek yerine küçültür; seni olduğun yerden alır ve başkasının gölgesine bırakır. Unutmak bu yüzden gereklidir. Çünkü unutmak, inkâr etmek değildir. Birini unutmak, yaşanmışlığı silmek anlamına gelmez. Sadece onun hayatındaki yerini değiştirmektir. Bir zamanlar merkezde duran bir insanı, artık uzaktan bakılan bir anıya dönüştürmektir. İnsan bazı şeyleri taşımaya devam ederse ilerleyemez. Sürekli geçmişe dönüp bakmak, yürürken geriye doğru adım atmaya benzer; sonunda ya düşersin ya da olduğun yerde kalırsın. Bazı insanlar seni sevmekten çok, seni kendilerine benzetir. Fark etmeden onların beklentilerine dönüşürsün. Ne zaman konuşacağını, ne zaman susacağını, nasıl hissedeceğini bile onların varlığı belirler. Ve insan, kendi iç sesini kaybettiğinde dünyanın en kalabalık yerinde bile yalnız hisseder. Çünkü insanın evi, önce kendi içidir. Unutmak belki acıtır. Çünkü alışkanlıklar kolay ölmez. Birine duyulan bağlılık, bazen sevgiden çok bir alışkanlığın devamıdır. Ama insan alıştığı her şeyi sevmek zorunda değildir. Bazen vazgeçmek, kendine sadık kalmanın tek yoludur. Hayat, bir başkasının ekseninde yaşanamayacak kadar kısa ve kırılgandır. İnsan kendi yolunu yürümelidir; başkasının gölgesinde değil, kendi ışığında. Çünkü bir gün herkes gider. Geriye yalnızca sen kalırsın. Ve insan, sonunda kendiyle baş başa kalacağı bir hayat için yaşamalıdır.

Yazıyı oku

23.04.2026

İçimdeki Yabancı

Bir yaşamın benimle başladığını, bunu ilk senden öğrendim anne. İnsan dünyaya yalnız gelmez; bir bedeni, bir sesi, bir korkuyu miras alarak gelir. Ben de senden yalnızca kanı değil, suskunluğu da aldım. İçimde taşıdığım her şey biraz sana benziyordu. Kaçmak istediğim yanlarım bile. Uzun zaman iyilikle kötülüğün birbirinden ayrıldığını sandım. Oysa hayat, insanın içine yerleştirilmiş kararsız bir teraziydi. Ne tamamen iyi kalabiliyorduk ne de bütünüyle kötü. İnsan, yaptığı seçimlerin içinde değil; o seçimleri anlamlandırmaya çalışırken yoruluyordu. Bir gün düşündüm: Belki de yaşamın kendisi bir cevap değildi. Belki yalnızca sorunun devam etmesiydi. İnsan neden yaşar? Bu sorunun cevabı çoğu zaman mutluluk değildir. Çünkü mutluluk kısa sürer. Acı ise insana daha sadıktır. Hep geri döner. Aynı kapıyı tekrar tekrar çalar. Ben de kendimi iki şeyin arasında buldum: Var olmak ve yok olmak. Ama ikisi birbirinin zıttı değildi. İnsan yaşarken de eksilir. Bir şeyleri kaybederek büyür. Çocukluk gider, inanç gider, bazı insanlar gider. Geriye yalnızca alışkanlık kalır. Emeklemekle başlayan hayat, yürümeyi öğrenince ağırlaşır. Çünkü insan düştüğünde artık yalnızca dizleri kanamaz; düşünceleri de yaralanır. Zamanı uzun süre bir ilaç sandım. Beklersem geçeceğini düşündüm. Ama zaman hiçbir şeyi iyileştirmedi. Sadece acının biçimini değiştirdi. Bazı geceler uyuyamıyorum. Uyku, insanın kendinden vazgeçmesidir. Ben gözlerimi kapattığımda, susturduğumu sandığım şeyler konuşmaya başlıyor. Rüyalar, unutulan şeylerin mezarı değildir; aksine, geri dönüşüdür. Duvara düşen gölgeleri izliyorum. Sokak lambasının ışığında büyüyen karanlıkları. Ve fark ediyorum: İnsan en çok kendi zihninde kayboluyor. Geçmiş geçmiyor. İnsan onu yanında taşıyor. Bir şarkıda, bir bakışta, bir kelimede yeniden doğuyor. Takılı kalmak bir seçim değil. Bazen insan yalnızca ilerleyemiyor. Çünkü içinde çözülmemiş bir düğüm taşıyor. Bazı anlar her şeyin bitmesini istiyorum. Gürültünün durmasını. İçimde sürekli konuşan o sesi susturmayı. Ama insan ölümü istemez aslında. Yalnızca yorgunluğunun bitmesini ister. Sonra anneme bakıyorum. Bir yabancıya bakar gibi. Onun yüzünde geçmişimi görüyorum. Sustuklarımı. Eksik bırakılan cümleleri. “Ne zaman düzeleceksin?” diyor. İnsan bazen düzelmez. Sadece alışır. Kendi yarasına, kendi karanlığına, kendi sessizliğine alışır. Hayatın en büyük yükü yaşamak değil; anlam aramaktır. Çünkü anlam bulunmaz. İnsan onu kendi yalnızlığıyla kurar. Ve sonunda aynı soruya dönüyorum: Ben kimim? Belki insanın trajedisi budur. Cevabı aramak. Ve hiçbir zaman tam olarak bulamamak.

Yazıyı oku

21.04.2026

Eksilme

Mutluluğu hiçbir zaman tarif edememişti. Denediğinde kelimeler yetersiz kalır, anlam ise daha doğmadan çözülürdü. Sanki mutluluk, varlığı kesin ama içeriği belirsiz bir varsayımdı; insan ona dokunamaz, yalnızca onun hakkında konuşulduğunu duyardı. Mutsuzluk da daha gerçek değildi. Sadece daha kalıcıydı. Adlandırmaya çalıştığında, zihninde bir ağırlık belirir ama o ağırlığın neye ait olduğu hiçbir zaman kesinleşmezdi. İnsan, çoğu zaman hissettiğini değil, yalnızca eksildiğini bilir. Zaman ise farklıydı. Onu inkâr etmek mümkün değildi. Zaman, saatlerin düzeni ya da takvimlerin ilerleyişi değildi. O, sabahları uyanırken fark ettiği o sebepsiz yorgunluktu. Aynaya baktığında yüzüne yerleşmiş çizgilerin nedenini açıklayamamasıydı. Bir cevabın gelmeyeceğini bildiği halde beklemesiydi. Bir gün bir bankta oturdu. Özel bir an değildi. Hiçbir an özel değildir zaten. Sadece diğerlerinden daha fazla fark edilir. Etrafında insanlar vardı. Konuşuyor, gülüyor, yürüyorlardı. Her biri kendi zamanını taşıyor gibiydi. Ama bu taşıma eylemi bile ortak bir ağırlığın farklı biçimleriydi. Şunu düşündü: “Zaman herkeste eşit dağılır ama kimse eşit taşımaz.” Sonra daha basit bir şey ekledi: “Zaman yorucudur.” Bu yorgunluk fiziksel değildi. Daha çok bir kabulleniş biçimiydi. İnsan, zamanın geçtiğini fark ettikçe aslında bir şeylerin geri gelmeyeceğini öğreniyordu. Bu yüzden zaman kırıcıydı. Cebinden buruşturulmuş bir kâğıt çıkardı. Üzerinde iki kelime vardı: memento mori. Ölümü hatırla. Ama ölüm, onun için bir son değildi. Daha çok sürekli ertelenen bir gerçekti. Her gün biraz daha yaklaşan ama asla tamamlanmayan bir ihtimal. Gökyüzüne baktı. Gökyüzü değişmemişti. Bu onu rahatsız etmedi. Çünkü değişmeyen şeyler genellikle dış dünyaya aittir; insan ise sürekli değişmek zorundadır. O an şunu düşündü: Belki de anlam aramak, insanın kendine yüklediği gereksiz bir sorumluluktu. Belki de hiçbir şey anlamlı olmak zorunda değildi. Zaman geçiyordu. Bu yeterliydi. Ve insan, çoğu zaman yaşadığını değil, yalnızca ertelendiğini fark ediyordu.

Yazıyı oku

21.04.2026

İnsan Sancısı

Bir şeyleri anlamak, için bir şeyleri yitirmek gerekiyordu öyle öğrenmiştim hayattan. Acıyı benimsemek gerektiğini zaman ile aşmıştım. Şimdi durduğum yer durabildiğim sınır kendi elimle inşa ettiğim tuğla yığını. Her şeyi onu tanımam ile başladı. Kara bulutların üzerimde bir yığın oluşturduğunu, ıslandığım gün anladım. Yavaş yavaş akan su damlaları düzine ile dizdiğim tuğlaları çürütü. Benliğime ait iz bırakmadı. Bulandı su, kendi akıntısını, benliği ile bana buladı. Yok etti yeryüzünde ki beni. Benden kalan tek şey tortuydu. Şimdi benim kukladan onunda koğırçakbazdan bir farkı yoktu. Gafil avlanmıştım, hemde kendi elimle kendi isteğimle. Artık acının her tonuna ev sahibi bu tortu. Gözlerime bakınca anlayabilirsiniz. Bir tomurcuğun nasılda filizlendiğini günbegün nasıl çiçek açtığını. Şimdi aynada gördüğüm yansımanın kadavradan bir farkı yoktu. Her gün bin bir parçaya bölünüp her bir parçada nasıl da ipliksiz dikiş izi olduğunu görürdünüz. Çok değil birazcık bakmanız yeterliydi. Baksanızda göremezdiniz böcek gibi üstüme basıp geçtiniz her biriniz. Hepinizin ayak izleri var. Siz gözleri var olan körlerdiniz. Vicdanı olmayan cehennemin tabaklarıydınız. -Bak! bak! orda az önce basıp geçti o; Cahim. Sizi insan sancısını ona benzetirim. Kendi halkına zulüm edenleri ağırlar orda. Sizde baş rolsünüz orda siz ve size gölge olmuş herkes orda. "İzleyin sahnede olacak ve perde aralanacak cesetin başrolünü oynadığı portre yaşam bulacak..." Her sancı doğum ile sonlanır. Her doğum ise ölümle. Doğdum, büyüdüm ve öldüm. Geriye dönüp baktığınızda cehennemin her katını görebilirdiniz. Her katta bir tortum vardı. Her günahta bir tonum. Her insanda bir izim. Bunu siz istediniz bu ipi iğneye geçirip siz verdiniz elime. Kördüğüm oldu, günahlarınız. Dolandı her bir tarafa, bu sancıyı siz var ettiniz. Bu sizin bedeliniz olmalıydı benim değil. Şimdi durup baktığımda yabancı gözlerdi karşımda bana onca acıyı onca hissiyatı veren kirli kalpti. Beni orda büyütmüş orda beslemiş ninni diye ölüm uykusuna yatırmış. Siz seyirciler! siz insan sancısı siz sadece alkış tutmuşsunuz. Şimdi kim suçlu, kim günahkar. Özgürlük kendi yaratığımız zindandır derler, insan hiç yoktan var edebilir mi? Tanrıya biçilmiş kaftan ne zaman insana ait oldu. İşte bak orda; Haviye! Siz Tanrı gibi görünen insan sancısı, siz oradasınız “İzleyin sahnede olacak ve perde aralanacak cesetin başrolünü oynadığı portre yaşam bulacak..." Bataklık girdabıydınız insan sancısı, her biriniz diri mezarlıklardan içi boş ruhlardınız. Bal mumundan oluşmuş yüzlerdiniz. Her biriniz. -İşte sen insan sancısı çıkar maskeni, göster gerçek çehreni. Bak içine. Çünkü o sancı— senin. Ve ondan kurtulmanın tek yolu… onu sonuna kadar yaşamak. Kıvran. Ama bu kez kaçmak için değil— anlamak için.

Yazıyı oku

21.04.2026

Trajedinin Rengi

Beyazdı. Her yer beyazdı. Sessizliğin bile rengi vardı sanki ve o da beyazdı. İnce, neredeyse görünmez bir fanusun içinde, varoluşun ilk kıpırtıları titreşiyordu. Ana rahminin o tuhaf huzurunda, zaman henüz anlam kazanmamışken… kanatlarını iki yana açmış bir melek beliriyordu. Ne tamamen kutsal ne de tamamen ürkütücü. Bir şeyi selamlıyordu. Filizlenmiş bir başlangıcı… belki bir mucizeyi, belki de bir faciayı. Sessizlik bir anda yırtıldı. Ağıt edercesine bir çığlık yayıldı o beyaz boşluğa. Fanus inceydi; sızdırıyordu. Önce bir damla, sonra bir çizgi… ve ardından renk. Kırmızı. Beyazın masumiyetini yaran ilk renkti bu. Kanın sıcaklığı, hayatın ilk bedeli gibi yayıldı her yana. Gece, güneşe veda ederken gökyüzü gibi… bir şey bitiyor, bir şey başlıyordu. Ama bu başlangıç huzurlu değildi. Çığlık çığlığa, Tanrı misafiri gibi davetsiz bir acı doluyordu içeri. Ve sonra… Sadece kırmızı değil. Binlerce renk sızmaya başladı. Her yer renk renkti artık. Ama bu bir güzellik değildi; bu bir taşma, bir kontrolsüzlük, bir iç patlamaydı. Renkler birbirine karışıyor, sınırlar yok oluyordu. Bu iyinin ve kötünün savaşı değildi. Bu zengin ile fakirin savaşı hiç değildi. Bu beyazla siyahın savaşı da değildi. Bu… bir renk tümseğiydi. İnsan her adım attığında takılıyordu. Her tümsek, başka bir renge çarpıyordu. Ve her çarpışma, başka bir his bırakıyordu içinde. Ama bir tanesi vardı ki… her seferinde daha derine işliyordu. “Her tümseğe takıldığımda, bir renge takılmış gibi hissediyordum… ama ona takıldığımda, hayatın bana sunduğu en trajedi rengiydi.” Adını koyamadığı bir renk. Belki koymak istemediği. “Acının çizgisi…” Bu, düz bir çizgi değildi. Kırık, yamuk, sürekli yön değiştiren bir şeydi. Düşünce ise bir düş bataklığıydı. Ne kadar çabalarsan çabala, içine çekiliyordun. Ve o bataklığın ortasında bir ses vardı: “Ben yaşamın sesi.” Ama bu ses güçlü değildi. Bir rüzgâr gibiydi. Mehtapların arasında kaybolan, gecenin içinde eriyen bir melodi. Ne tamamen umut ne tamamen çaresizlik… “Ben Tanrı’nın armağanıyım,” diyordu. “Ben kaderin çizgisiyim.” Ama sonra sesi kırılıyordu. “Ben… kaderin en hüzün kaleminin yazdığı bir hikâyeyim.” İsmini söylüyordu. Sanki varlığını kanıtlamak ister gibi. Ama isimler bile bazen yetmiyordu insanı tutmaya. Geceydi. 01.38. Zamanın bile yorulduğu bir saat. Ölümün en sessiz yürüdüğü anlardan biri. Ve o an, ölüm bir köşede beklemiyordu artık. Yaklaşmıştı. Nefes kadar yakındı. Bir ses yankılandı: “İki kütle tümör…” Doktorun sesi düz, mekanikti. Ama o kelimeler… bir insanın içini parçalamaya yetiyordu. O an, hayatın ibresi yön değiştirmişti. Beklenmedik bir anda saplanan bir iğne gibi. Her şey dağıldı. Barın loş ışığında oturduğu tabure dönüyordu. Ya da belki dünya dönüyordu, o sabitti. Ama fark etmiyordu. Denge gitmişti. “Burası benim dönüm noktam,” diye düşündü. “Burası benim kulaç attığım deniz… ve belki de boğulduğum yer.” KOR bar… onun için bir mekândan fazlasıydı artık. Bir eşikti. Bir geçiş. Belki de bir son. “Ben yaşamın kaosunda bulanık bir yansımayım.” Cümleler artık daha sertti. “Ben… hayat bulmuş bir zavallıyım.” İçindeki ses artık kendine acımıyordu. Kendini parçalıyordu. Tanrı’nın attığı bir zarın üzerinde durmuş gibiydi. Şans mıydı bu? Yoksa lanet mi? “Ben… kendimi bulmaya çalışan bir avcıyım.” Ama avladığı şey hep kaçıyordu. Kendi özü. Kendi benliği. İçinde bir girdap vardı. Sessiz ama güçlü. Her şeyi içine çeken. Ne zaman bir parçaya tutunsa, o parça kayıyordu elinden. Ne zaman “işte bu benim” dese… bir sonraki anda o his yok oluyordu. Kendini kaybediyordu. Yavaş yavaş, fark etmeden. Ama en acısı şuydu: Kaybolduğunu biliyordu. Ve yine de duramıyordu. Renkler hâlâ içindeydi. Beyaz, kırmızı, adı konulamayan o trajedi rengi… Hepsi onunla birlikteydi. Çünkü artık anlamıştı: Bu bir savaş değildi. Bu… onun içiydi. Ve o içte, hem kaybolan hem arayan aynı kişiydi.

Yazıyı oku

15.04.2026

Ruhun Doğuşu

Ruhum sanki benden habersiz çekilip gitmişti. Geriye sadece nefes alıp veren bir beden kalmıştı; ama o nefes bile bir lütuf değil, ince ince işleyen bir ızdıraptı. Göğsüm her kalkıp indiğinde, sanki içimde görünmeyen bir el kaburgalarımı yokluyor, varlığımı sınar gibi acıyı biraz daha derine bastırıyordu. Her gün aynı masaya oturuyordum. Aynı sandalye, aynı açı, aynı sessizlik… Masanın karşısı boştu. O boşluk, bir yokluğun kendisi değil, bir zamanlar var olanın yankısıydı. Gözlerim istemsizce oraya kayıyor, sonra hemen kaçıyordu. Çünkü bakmak, hatırlamak demekti. Hatırlamaksa suçluluk gibi içime çöküyordu. Garipti… Suçu başkası işlemişti belki, ama cezasını çeken hep ben oluyordum. Adalet dediğimiz şey, insanın kendi içinde kurduğu bir mahkeme miydi yoksa? Ve ben, o mahkemede hem sanık, hem yargıç, hem de mahkûm… İçimde bir şeyleri yeşertmeye çalışıyordum uzun zamandır. Sanki kurak bir toprağa tohum ekiyor gibi… Her seferinde umutla, her seferinde biraz daha dikkatle. Ama toprağım su tutmuyordu. Ne kadar uğraşsam da filizler başını çıkaramadan kuruyordu. Ben, çiçek açmayan bir ağaçtım belki de. Meyve vermeyen, gölgesi bile yetersiz kalan bir ağaç… Acı… Önceleri bir misafirdi. Gelir, kalır, sonra giderdi. Ama artık yerleşmişti. Etime, kemiğime işlemişti. Dokunan her şey o yüzden canımı yakıyordu. Birinin sesi, bir bakış, hatta kendi düşüncelerim bile… Her temas bir sızıya dönüşüyordu. Ve o sızı, zamanla beni uyuşturmaya başlamıştı. İlginçtir, acı arttıkça ben azalıyordum. Benliğim, her gün biraz daha silikleşiyordu. Saat 3.05’ti. Gece, en ağır haliyle üzerime çökmüştü. Uyku bana uğramıyordu artık. Onun yerine, acının farklı tonları vardı. Koyu, keskin, boğucu… Yatağın bir köşesinde cenin pozisyonunda kıvrılmıştım. Dizlerimi karnıma çekmiş, kendimi küçültmeye çalışıyordum. Sanki ne kadar küçülürsem, o kadar az hissedecektim. Bir anlığına gözlerimi kapattım. Ve bir şey değişti. Sanki bulunduğum yer yumuşadı. Sert yatak kayboldu, yerini sıcak, korunaklı bir boşluğa bıraktı. Sesler sustu. Dış dünya uzaklaştı. İçimde hafif bir uğultu vardı, ritmik… Tanıdık… Güvende hissettiren bir ses. Anne rahmi… Oradaydım. Hiçbir şey beklenmiyordu benden. Ne güçlü olmam, ne doğruyu bulmam, ne de acıya dayanıklı kalmam… Sadece vardım. Olduğum gibi. Eksik, kırık, yorgun ama yine de kabul edilen. İlk defa uzun zamandır… acı biraz hafiflemişti. Belki de insan, en çok en başa dönmek isterdi. Henüz kırılmadan önceki haline… Henüz suçluluk yüklenmeden, henüz boş masalarla tanışmadan önceki haline. Ama gözlerimi açtığımda, yine aynı odadaydım. Saat hâlâ 3.05’ti. Ve ben… hâlâ buradaydım.

Yazıyı oku