02.07.2026

Kuyu

Zamanın henüz kırışıklık edinmediği, hatıraların çocukluklarını yaşadığı günlerde susuzluğumu gidermek için eski bir kuyunun başına eğildim. Avuçlarımı suya uzattığımda beklediğim serinlik yerine yüzüm çarptı bana. Fakat o yüz benim değildi; daha doğrusu bir zamanlar bana ait olup da yıllar boyunca acının ellerinde şekil değiştirmiş başka bir benliğindi. Su bulanıktı. Önce kuyuyu suçladım. Sonra karanlığı… Bir süre sonra anladım ki bulanık olan su değil, ona bakan gözlerdi.

İnsan, kendisini en çok kendi bakışlarında kaybedermiş.

Uzun uzun baktım. Karşımdaki yüzün rengi, yıllardır güneş görmemiş eski duvarlar gibiydi. Gözlerinin içinde ömrünü tüketmiş bir adamın sessizliği vardı. Dudaklarında söylenmemiş binlerce cümle, boğazında düğümlenmiş pişmanlıklar birikmişti. Onu tanıyordum. Çünkü o bendim. Fakat aynı zamanda hiç tanımıyordum; çünkü insan, acı çekmeye başladığı gün eski benliğini usulca toprağa gömer ve yerine yabancı birini yaşatmaya başlar.

Yalnızlığın kötü olduğunu söylerler. Oysa yalnızlığın en korkunç tarafı kötü olması değildir. Asıl korkunç olan, insanın bir süre sonra onu sevmesidir. Sessizlik önce misafir olur, sonra ev sahibi. Bir gün fark edersin ki konuşmayı değil, susmayı öğrenmişsin. İnsanlardan kaçmayı değil, onlara ulaşamamayı kabullenmişsin. İşte o an yalnızlık kusursuzlaşır. Öyle kusursuz olur ki, onu senden almaya kalksalar kendini eksik hissedersin.

Belki de cehennem ateşten değil, alışılmış acılardan kurulmuştur.

Hayat boyunca kaçtığım bütün yollar dönüp dolaşıp aynı kapıya çıktı. Önünde durduğum o kapının anahtarı yıllardır cebimdeydi. Defalarca denedim. Zorladım. Yumrukladım. Omzumla vurdum. Fakat kapı açılmadı.

Sonra ilk defa durdum.

İnsan bazen kapıyı açamadığı için değil, kapının neden açılmadığını hiç sormadığı için yorulur. Belki de sorun kilitte değildi. Belki de o kapı bana ait değildi. Belki de ben, ömrüm boyunca başkasının kapısını açmaya çalışıyordum.

Ne garip… İnsan en çok kendisine yabancılaşıyor.

Her sabah değişeceğime inanıyordum. Yeni bir günün eski acıları silebileceğini düşünüyordum. Oysa günler yalnızca takvimleri değiştiriyordu; ruhumu değil. Aynı pencerenin önünde oturuyor, aynı gökyüzüne bakıyor, aynı umutları kuruyor ve aynı hayal kırıklıklarıyla geceyi karşılıyordum. Hayat ilerliyor görünüyordu ama ben tek bir fotoğrafın içine çivilenmiş gibiydim. Dünya dönüyordu; benim zamanım dönmüyordu.

Bazen gözlerimi kapatıyor, kendimi gökyüzünün ortasında hayal ediyordum. Sonsuz maviliğin içinde ağır ağır aşağı düşüyordum. Düşüşümün sonu yoktu. İnsan yüksekten düşmekten korkmaz aslında; yere çarpacağı ana kadar yaşayacağı yalnızlıktan korkar. Çünkü düşerken kimse elini uzatmaz. Herkes seni seyreder. En sonunda sen bile kendini seyretmeye başlarsın.

Sonra gökyüzü kaybolurdu.

Yerini koyu, ağır ve nefes aldırmayan bir bataklık alırdı. Ne kadar çırpınırsam o kadar derine çekiliyordum. Kurtulmaya çalışmak bile suç gibi geliyordu. Sanki hayat bana, “Acını kabullen, çünkü seni sen yapan tek şey o,” diyordu.

Belki de haklıydı.

İnsan acısını kaybettiğinde geriye ne kalır? Hatıralar mı? Onlar zaten yalan söylemeyi öğrenmiştir. İnsanlar mı? Gün gelir adını bile unuturlar. Başarı mı? Bir mezar taşının üzerinde hiçbir unvan yazmaz. Geriye yalnızca insanın kendisi kalır. Fakat en ağır yük de budur. Çünkü insan bütün ömrü boyunca herkesten kaçabilir; kendisinden asla.

Kalabalık sokaklardan geçerken yüzlerce insan omzuma çarpıyordu. Hiçbiri dönüp bakmıyordu. O an anladım ki görünmez olmak ölmekten daha ağır bir yazgıdır. Ölünün ardından ağlayan olur. Fakat görünmeyen insanın yasını tutan da olmaz. Sanki hiç yaşamamışsın gibi silinirsin dünyanın hafızasından.

Beni en çok korkutan ölüm değildi.

Beni korkutan, yaşarken çoktan unutulmuş olmaktı.

O gece yeniden kuyunun başına döndüm. Ay, suyun üzerine eğilmişti. Rüzgâr eski günlerden kalan birkaç hatırayı usulca yüzeye çıkarıyordu. Tekrar baktım.

Bu defa suyun içinde yüzümü değil, çocukluğumu gördüm.

Henüz dünyanın kötülüğünü tanımayan, insanların sözlerine inanan, yarınların bugünden daha güzel olacağına safça güvenen bir çocuk…

Ona seslenmek istedim.

“Kaç,” demek istedim.

“Henüz vaktin varken uzaklaş.”

Ama sustum.

Çünkü biliyordum; insan kaderinden kaçamaz. Kaçtığını sandığı her yol, onu yine kendi hakikatine götürür.

Kuyudan ayrılırken susuzluğum dinmemişti. Fakat artık neden susadığımı biliyordum.

Ben su aramıyordum.

Ben, yıllar önce kaybettiğim kendimi arıyordum.

Ve belki de insanın en büyük trajedisi, ömrünün sonuna kadar kendisini arayıp bulduğunda, bulduğu kişinin artık yaşayacak gücünün kalmadığını öğrenmesidir.

O günden sonra anladım ki insanı öldüren zaman değildir.

İnsanı öldüren, her gün biraz daha eksilerek yaşamaya alışmasıdır.

İşte bu yüzden bazı insanlar nefes alır ama yaşamaz; yürür ama hiçbir yere varmaz; konuşur ama içinde yankılanan sessizliği kimse duymaz. İnsan bazen hayatı boyunca mutluluğu aradığını sanır. Oysa aradığı şey yalnızca kendisine ait tek bir hakikattir. O hakikati bulamadığında, en berrak sular bile susuzluğunu gideremez.

Belki de insanın kurtuluşu kapıları kırmakta değildir. Belki de kurtuluş, yıllardır açmaya çalıştığı kapının aslında kendi içinde olmadığını anlayabilmesindedir. Çünkü bazı yollar dışarıya değil, insanın içine çıkar. Ve insan, kendi karanlığının içinden geçmeden hiçbir sabaha gerçekten ulaşamaz. Bazen bir insan, bütün ömrünü yalnızca kendi ruhunun mezarını ziyaret ederek geçirir.

Ben hâlâ o kuyuyu hatırlıyorum.

Çünkü bazen insanın kendini ilk gördüğü yer, aynı zamanda sonsuza dek kaybettiği yerdir.