Gece, şehrin üzerine çöken ağır bir vicdan azabı gibiydi. Yağmur saatlerdir yağıyordu. Sokak lambalarının ışıkları, camın üzerinde biriken damlaların arasında kırılıyor, dışarıdaki dünya sanki bozulmuş bir hatıraya dönüşüyordu. O ise yatağın ucunda oturmuş, odanın karanlığına bakıyordu. Aslında baktığı şey oda değildi; insan bazen gözlerini bir noktaya sabitler ama gördüğü şey bulunduğu yer değil, içine gömüldüğü uçurum olur. O da uzun zamandır kendi uçurumuna bakıyordu.
İnsan bazen kendisiyle yüzleşemiyordu. Dünyanın en zor işi, aynaya bakıp oradaki kişiyi tanımaktı. Çünkü insanın kendine anlattığı hikâyeler vardı. Güçlü olduğuna dair, iyi olduğuna dair, yaralarının kapandığına dair, geçtiğine dair. Oysa bazı şeyler geçmiyordu. Sadece biçim değiştiriyordu. Bir yara kabuk bağladığında iyileştiğini sanıyordun ama yıllar sonra anlıyordun ki o kabuğun altında hâlâ kanayan bir et parçası vardı. Zaman yalnızca üstünü örtmüştü.
Uzun zamandır kendi sesini duyamıyordu. Kafasının içinde konuşan onlarca düşünce vardı ama hiçbiri ona ait gibi hissettirmiyordu. Çocukluğundan beri duyduğu sözler, insanların ona biçtiği roller, korkular, hayal kırıklıkları, başarısızlıklar… Hepsi zihninin içinde birbirine karışmıştı. Ne zaman kendiyle konuşmaya çalışsa başkalarının sesleri cevap veriyordu. İnsan en çok da bu yüzden yoruluyordu belki. Kendini ararken sürekli başkalarına rastlamaktan.
Bir zamanlar bazı acıların yol gösterdiğine inanmıştı. İnsan canı yandığında bir anlam bulmak isterdi çünkü. Çektiği şey boşuna olmasın isterdi. Bu yüzden acısının elinden tutmuş, onun gösterdiği yolu takip etmişti. Fakat acının gösterdiği yollar her zaman bir çıkışa ulaşmıyordu. Bazıları insanı daha derin karanlıklara götürüyordu. O da fark etmeden yürümüş, yürümüş, yürümüş ve sonunda kaybolmuştu. Şimdi dönüp baktığında arkasında hiçbir iz göremiyordu. Sanki yıllardır yaşadığı hayat başkasına aitmiş gibi hissediyordu. Sanki birileri onun bedenini kullanmış, onun yerine yaşamış ve ona yalnızca yorgunluğu bırakmıştı.
İçinde bir şeylerin öldüğünü hissediyordu uzun zamandır. Ama bu ölüm ani olmamıştı. Yavaş yavaş gerçekleşmişti. Her hayal kırıklığında biraz daha eksilmişti. Her güvendiği insan tarafından yaralandığında biraz daha sessizleşmişti. Her vazgeçişte biraz daha gömülmüştü kendi içine. Şimdi geriye kalan şey, toprağın altında kalmış eski bir fosili andırıyordu. Varlığı unutulmuş ama tamamen yok olmamış bir şey. İnsan bazen kendi içinde yaşayan ölülere dönüşüyordu.
Yağmurun sesi arttı. Rüzgâr pencerenin kenarlarını titretiyordu. Başını kaldırıp cama baktı. Kendi yansımasını gördü. İlk başta bakışlarını kaçırdı. Son zamanlarda bunu sık yapıyordu. Çünkü aynalar tehlikeliydi. İnsanların çoğu aynaların yüzü gösterdiğini sanıyordu. Oysa aynalar bazen insanın saklamaya çalıştığı şeyleri de gösterirdi.
Derin bir nefes aldı. Ayağa kalktı. Odanın içinde birkaç adım attı. Ayaklarının altında gıcırdayan parke sesi, evin sessizliğini yarıyordu. O sırada kapıya sert bir şekilde vuruldu.
Bir kez.
Sonra bir kez daha.
Ardından daha sert.
Ses öyle güçlüydü ki sanki kapıya değil, doğrudan göğsüne vurulmuştu.
Olduğu yerde kaldı.
Kalbi hızlandı.
Bu saatte kim gelebilirdi?
Bir süre bekledi. Belki yanlış duymuştur diye düşündü. Ama kapı yeniden sarsıldı. Bu kez daha öfkeli. Daha sabırsız.
İstemsizce kapıya doğru yürümeye başladı. İçinde tarif edemediği bir huzursuzluk vardı. Her adımda büyüyen, boğazına düğümlenen bir his. Sanki kapının arkasında biri değil de yıllardır kaçtığı bir gerçek bekliyordu.
Kapıya birkaç adım kala durdu.
Çünkü sağ tarafındaki boy aynasına gözü ilişmişti.
Önce neyin tuhaf olduğunu anlayamadı.
Sonra fark etti.
Aynadaki adam ona yabancı geliyordu.
Bir adım yaklaştı.Daha dikkatli baktı.
Saçları düzensizdi.Omuzları çökmüştü.
Yüzünde yılların bıraktığı çizgiler vardı.
Gözlerinin altında derin gölgeler uzanıyordu.
Sanki yıllardır uyumamış gibiydi.
Sanki yıllardır yaşamamış gibiydi.Bir an nefesi kesildi.Gözlerini kırpıştırdı.
Ama görüntü değişmedi.Karşısındaki adam hâlâ oradaydı.
Ve onu izliyordu.
O anda garip bir şey oldu. Aynadaki yabancının yüzünde kendi geçmişini gördü. Çocukluğunu gördü. İnandığı yalanları gördü. Kaybettiği insanları gördü. Vazgeçtiği hayalleri gördü. Affedemediği şeyleri gördü. İçine gömdüğünü sandığı bütün acıları gördü. Hepsi o yüzün üzerinde durmuş ona bakıyordu.
Kapıya vurulan ses tekrar duyuldu.Ama artık önemi yoktu.Çünkü asıl kapı dışarıda değildi.
Yıllardır kapalı tuttuğu kapı kendi içindeydi.
Ve biri durmadan oraya vuruyordu.
Yıllardır.
Belki de ilk kez duyuyordu.Birden anladı.
İçindeki şey yok olmuyordu.
İnsan kendi özünü öldüremiyordu.Onu inkâr edebilirdi.Ondan kaçabilirdi.
Üzerini yıllarca toprakla örtebilirdi.
Ama bir tohum meyve verdi diye suçlanamazdı.
Kök salmış bir ağaç, büyüdüğü için yargılanamazdı.
İçindeki karanlık da aydınlık da ona aitti.
Acıları da ona aitti.Yaraları da.
Kaybettikleri de.Kaybettiklerinin ardından hayatta kalmış olması da.
Aynadaki yabancıya biraz daha baktı.
Sonra yavaşça gülümsedi.
Çünkü uzun zaman sonra ilk kez onun kim olduğunu anlamıştı.Karşısındaki yabancı değildi.Yıllardır kaçtığı kendisiydi.
Ve insan bazen bütün dünyayı dolaşıp en sonunda yine kendisine varıyordu. En uzun yolculukların sonunda ulaşılan yer, çoğu zaman insanın kendi içiydi. O gece yağmur şehrin üstüne yağmaya devam ederken, o da ilk kez kendi enkazının ortasında durup kaçmadan bakmayı öğrendi. Çünkü bazı yüzleşmeler insanı parçalamak için değil, yeniden kurmak için gelirdi. Ve insan, bazen en çok kırıldığı yerden yeniden doğardı.