Ruhun Doğuşu
Ruhum sanki benden habersiz çekilip gitmişti. Geriye sadece nefes alıp veren bir beden kalmıştı; ama o nefes bile bir lütuf değil, ince ince işleyen bir ızdıraptı. Göğsüm her kalkıp indiğinde, sanki içimde görünmeyen bir el kaburgalarımı yokluyor, varlığımı sınar gibi acıyı biraz daha derine bastırıyordu.
Her gün aynı masaya oturuyordum. Aynı sandalye, aynı açı, aynı sessizlik… Masanın karşısı boştu. O boşluk, bir yokluğun kendisi değil, bir zamanlar var olanın yankısıydı. Gözlerim istemsizce oraya kayıyor, sonra hemen kaçıyordu. Çünkü bakmak, hatırlamak demekti. Hatırlamaksa suçluluk gibi içime çöküyordu. Garipti… Suçu başkası işlemişti belki, ama cezasını çeken hep ben oluyordum. Adalet dediğimiz şey, insanın kendi içinde kurduğu bir mahkeme miydi yoksa? Ve ben, o mahkemede hem sanık, hem yargıç, hem de mahkûm…
İçimde bir şeyleri yeşertmeye çalışıyordum uzun zamandır. Sanki kurak bir toprağa tohum ekiyor gibi… Her seferinde umutla, her seferinde biraz daha dikkatle. Ama toprağım su tutmuyordu. Ne kadar uğraşsam da filizler başını çıkaramadan kuruyordu. Ben, çiçek açmayan bir ağaçtım belki de. Meyve vermeyen, gölgesi bile yetersiz kalan bir ağaç…
Acı… Önceleri bir misafirdi. Gelir, kalır, sonra giderdi. Ama artık yerleşmişti. Etime, kemiğime işlemişti. Dokunan her şey o yüzden canımı yakıyordu. Birinin sesi, bir bakış, hatta kendi düşüncelerim bile… Her temas bir sızıya dönüşüyordu. Ve o sızı, zamanla beni uyuşturmaya başlamıştı. İlginçtir, acı arttıkça ben azalıyordum. Benliğim, her gün biraz daha silikleşiyordu.
Saat 3.05’ti.
Gece, en ağır haliyle üzerime çökmüştü. Uyku bana uğramıyordu artık. Onun yerine, acının farklı tonları vardı. Koyu, keskin, boğucu… Yatağın bir köşesinde cenin pozisyonunda kıvrılmıştım. Dizlerimi karnıma çekmiş, kendimi küçültmeye çalışıyordum. Sanki ne kadar küçülürsem, o kadar az hissedecektim.
Bir anlığına gözlerimi kapattım.
Ve bir şey değişti.
Sanki bulunduğum yer yumuşadı. Sert yatak kayboldu, yerini sıcak, korunaklı bir boşluğa bıraktı. Sesler sustu. Dış dünya uzaklaştı. İçimde hafif bir uğultu vardı, ritmik… Tanıdık… Güvende hissettiren bir ses.
Anne rahmi…
Oradaydım.
Hiçbir şey beklenmiyordu benden. Ne güçlü olmam, ne doğruyu bulmam, ne de acıya dayanıklı kalmam… Sadece vardım. Olduğum gibi. Eksik, kırık, yorgun ama yine de kabul edilen.
İlk defa uzun zamandır… acı biraz hafiflemişti.
Belki de insan, en çok en başa dönmek isterdi. Henüz kırılmadan önceki haline… Henüz suçluluk yüklenmeden, henüz boş masalarla tanışmadan önceki haline.
Ama gözlerimi açtığımda, yine aynı odadaydım.
Saat hâlâ 3.05’ti.
Ve ben… hâlâ buradaydım.