Bir yaşamın benimle başladığını, bunu ilk senden öğrendim anne.
İnsan dünyaya yalnız gelmez; bir bedeni, bir sesi, bir korkuyu miras alarak gelir. Ben de senden yalnızca kanı değil, suskunluğu da aldım. İçimde taşıdığım her şey biraz sana benziyordu. Kaçmak istediğim yanlarım bile.
Uzun zaman iyilikle kötülüğün birbirinden ayrıldığını sandım. Oysa hayat, insanın içine yerleştirilmiş kararsız bir teraziydi. Ne tamamen iyi kalabiliyorduk ne de bütünüyle kötü. İnsan, yaptığı seçimlerin içinde değil; o seçimleri anlamlandırmaya çalışırken yoruluyordu.
Bir gün düşündüm: Belki de yaşamın kendisi bir cevap değildi. Belki yalnızca sorunun devam etmesiydi.
İnsan neden yaşar?
Bu sorunun cevabı çoğu zaman mutluluk değildir. Çünkü mutluluk kısa sürer. Acı ise insana daha sadıktır. Hep geri döner. Aynı kapıyı tekrar tekrar çalar.
Ben de kendimi iki şeyin arasında buldum:
Var olmak ve yok olmak.
Ama ikisi birbirinin zıttı değildi. İnsan yaşarken de eksilir. Bir şeyleri kaybederek büyür. Çocukluk gider, inanç gider, bazı insanlar gider. Geriye yalnızca alışkanlık kalır.
Emeklemekle başlayan hayat, yürümeyi öğrenince ağırlaşır. Çünkü insan düştüğünde artık yalnızca dizleri kanamaz; düşünceleri de yaralanır.
Zamanı uzun süre bir ilaç sandım. Beklersem geçeceğini düşündüm. Ama zaman hiçbir şeyi iyileştirmedi. Sadece acının biçimini değiştirdi.
Bazı geceler uyuyamıyorum.
Uyku, insanın kendinden vazgeçmesidir. Ben gözlerimi kapattığımda, susturduğumu sandığım şeyler konuşmaya başlıyor. Rüyalar, unutulan şeylerin mezarı değildir; aksine, geri dönüşüdür.
Duvara düşen gölgeleri izliyorum. Sokak lambasının ışığında büyüyen karanlıkları.
Ve fark ediyorum:
İnsan en çok kendi zihninde kayboluyor.
Geçmiş geçmiyor. İnsan onu yanında taşıyor. Bir şarkıda, bir bakışta, bir kelimede yeniden doğuyor.
Takılı kalmak bir seçim değil. Bazen insan yalnızca ilerleyemiyor.
Çünkü içinde çözülmemiş bir düğüm taşıyor.
Bazı anlar her şeyin bitmesini istiyorum. Gürültünün durmasını. İçimde sürekli konuşan o sesi susturmayı.
Ama insan ölümü istemez aslında.
Yalnızca yorgunluğunun bitmesini ister.
Sonra anneme bakıyorum.
Bir yabancıya bakar gibi.
Onun yüzünde geçmişimi görüyorum. Sustuklarımı. Eksik bırakılan cümleleri.
“Ne zaman düzeleceksin?” diyor.
İnsan bazen düzelmez.
Sadece alışır.
Kendi yarasına, kendi karanlığına, kendi sessizliğine alışır.
Hayatın en büyük yükü yaşamak değil; anlam aramaktır.
Çünkü anlam bulunmaz. İnsan onu kendi yalnızlığıyla kurar.
Ve sonunda aynı soruya dönüyorum:
Ben kimim?
Belki insanın trajedisi budur.
Cevabı aramak.
Ve hiçbir zaman tam olarak bulamamak.