Mutluluğu hiçbir zaman tarif edememişti. Denediğinde kelimeler yetersiz kalır, anlam ise daha doğmadan çözülürdü. Sanki mutluluk, varlığı kesin ama içeriği belirsiz bir varsayımdı; insan ona dokunamaz, yalnızca onun hakkında konuşulduğunu duyardı.
Mutsuzluk da daha gerçek değildi. Sadece daha kalıcıydı. Adlandırmaya çalıştığında, zihninde bir ağırlık belirir ama o ağırlığın neye ait olduğu hiçbir zaman kesinleşmezdi. İnsan, çoğu zaman hissettiğini değil, yalnızca eksildiğini bilir.
Zaman ise farklıydı. Onu inkâr etmek mümkün değildi.
Zaman, saatlerin düzeni ya da takvimlerin ilerleyişi değildi. O, sabahları uyanırken fark ettiği o sebepsiz yorgunluktu. Aynaya baktığında yüzüne yerleşmiş çizgilerin nedenini açıklayamamasıydı. Bir cevabın gelmeyeceğini bildiği halde beklemesiydi.
Bir gün bir bankta oturdu. Özel bir an değildi. Hiçbir an özel değildir zaten. Sadece diğerlerinden daha fazla fark edilir.
Etrafında insanlar vardı. Konuşuyor, gülüyor, yürüyorlardı. Her biri kendi zamanını taşıyor gibiydi. Ama bu taşıma eylemi bile ortak bir ağırlığın farklı biçimleriydi.
Şunu düşündü:
“Zaman herkeste eşit dağılır ama kimse eşit taşımaz.”
Sonra daha basit bir şey ekledi:
“Zaman yorucudur.”
Bu yorgunluk fiziksel değildi. Daha çok bir kabulleniş biçimiydi. İnsan, zamanın geçtiğini fark ettikçe aslında bir şeylerin geri gelmeyeceğini öğreniyordu.
Bu yüzden zaman kırıcıydı.
Cebinden buruşturulmuş bir kâğıt çıkardı. Üzerinde iki kelime vardı: memento mori.
Ölümü hatırla.
Ama ölüm, onun için bir son değildi. Daha çok sürekli ertelenen bir gerçekti. Her gün biraz daha yaklaşan ama asla tamamlanmayan bir ihtimal.
Gökyüzüne baktı. Gökyüzü değişmemişti. Bu onu rahatsız etmedi. Çünkü değişmeyen şeyler genellikle dış dünyaya aittir; insan ise sürekli değişmek zorundadır.
O an şunu düşündü:
Belki de anlam aramak, insanın kendine yüklediği gereksiz bir sorumluluktu. Belki de hiçbir şey anlamlı olmak zorunda değildi.
Zaman geçiyordu. Bu yeterliydi.
Ve insan, çoğu zaman yaşadığını değil, yalnızca ertelendiğini fark ediyordu.