26.04.2026

Harese

Bazen insan karanlığın içine düşmez; sanki çok önceden oraya aitmiş gibi sessizce geri döner. Başta bunun farkına varmazsın. Çünkü karanlık, dışarıdan bakıldığında korkutucu görünse de içine girince garip bir tanıdıklık hissi bırakır. İnsan, kendisini inciten şeylere alışıyor. Hatta bir süre sonra onları arıyor. Acı, ilk başta kaçılması gereken bir şey gibi görünürken zamanla insanın diline dolanan eski bir şarkıya dönüşüyor. Unutmak istemediğin ama dinledikçe seni biraz daha eksilten bir şarkı.

Sonra insan, kendi yarasının seyircisi oluyor. Kendi içinde açılan çatlakları izliyor, hiçbir şey yapmadan. Çünkü bazı insanlar iyileşmek istemez; iyileşirse elinde ne kalacağını bilemez. Acının verdiği tanıdıklık, huzurdan daha güvenlidir bazen. Çünkü huzur yabancıdır, acıysa uzun zamandır aynı odada yaşadığın biri gibi. Seni incitir ama seni terk etmez.

Bir gün fark ediyorsun; mutsuz değilsin yalnızca. Mutsuzluk başka bir şey. Sen, kendine alışamamışsın. Kendinle aynı bedende yaşamayı öğrenememişsin. İnsan bazen kendi zihninin içinde misafir gibi dolaşıyor. Hiçbir düşünceye ait hissetmeden, hiçbir duyguyu tam taşıyamadan. Kendi kafasının içinde kayboluyor. Ve insanın en büyük kayboluşu, yolunu bilmediği sokaklarda değil; çıkışını bilmediği düşüncelerin içinde oluyor.

Kendini bu dünya için fazla hissetmeye başlıyorsun sonra. Fazla düşünen, fazla hisseden, fazla kırılan biri gibi. İnsanlar konuşuyor, gülüyor, yaşıyor. Sen bakıyorsun. İçlerinde olmadan onların arasından geçiyorsun. Bir kalabalığın ortasında sessizce silinmek gibi. Kimse fark etmiyor. Çünkü insanın içindeki çöküş ses çıkarmaz. Sessiz olur. Sessizlik, bazen en büyük çığlıktır.

Acının içine girdikçe, çıkmayı unutuyorsun. Çünkü alışıyorsun. İnsan her şeye alışıyor; eksikliğe, kırılmaya, yalnızlığa, hatta kendinden vazgeçmeye bile. Sonra bir gün aynaya bakıyorsun ve gördüğün kişi sana ait değilmiş gibi geliyor. Yüzün aynı ama içinde duran insan değişmiş. Sanki biri gelip zihninin içini söküp yerine başka bir karanlık bırakmış.

Ve zihnini evcilleştiremediğinde, zihnin seni parçalamaya başlıyor. Düşünceler büyüyor. Aynı cümleler tekrar ediyor. Aynı korkular, aynı gece, aynı boşluk. İnsan bazen kendi aklının içinde dönüp duran bir mahkûm oluyor. Kaçamıyor. Çünkü kaçacağı yer yine kendi zihni. İnsan kendinden kaçamıyor.

Sonra yaşamak anlamsız geliyor. Çünkü anlam dediğimiz şey, insanın tutunacak bir sebep bulmasıdır. Sebep kalmadığında günler birbirine benziyor. Sabah oluyor, gece oluyor. İnsan yaşıyor ama içinde hiçbir şey ilerlemiyor. Sanki zaman geçiyor ama sen aynı yerde bekliyorsun. Aynı kapının önünde, açılmayacağını bile bile.

Ve işte o zaman insan farklı bir son istiyor. Herkes gibi bitmek istemiyor. Çünkü çektiği acının bile özel olmasını diliyor. Fakat ne kadar kaçarsan kaç, son hep aynı yere çıkıyor. Aynı döngü. Aynı insan. Aynı kırgınlık. İnsan kendini değiştirmedikçe, kader sandığı şeyin içinde dönüp duruyor.

Belki de mesele karanlıktan çıkmak değil. Belki mesele, karanlığın içinde kaybolmadan yürümeyi öğrenmek. Çünkü insan bazen ışığı aramaz; yalnızca içinde biraz daha az kırılacağı bir yer arar.