Bazı günahların tonu vardı. Kimisi kurşuni bir sabah kadar donuk, kimisi paslı bir bıçak gibi kızıl, kimisi ise gece kadar siyahtı. Ama içlerinden biri vardı ki hiçbir renge benzemiyordu. Onun adı unutmamaktı. İnsan, işlediği günahları affedebilirdi belki; ama bazı anıları affedemezdi. Ben de affedemedim. Unutmayı öğrenemedim. Hafızam, ömrüm boyunca sırtımda taşıdığım en ağır tabut oldu.
Benim bu dünyadaki amacım açlıktı. Karnımın değil; ruhumun açlığı. Sevilmeye açtım, anlaşılmaya açtım, kendime ulaşmaya açtım. Öyle bir açtım ki, ölüm bile beni doyuramadı. Bir gün öleceğimi düşündüğümde, mezarın içindeki sessizliğin bile içimdeki boşluğu dolduramayacağını biliyordum. Çünkü insan bazen yaşamaktan değil, eksik doğmaktan yoruluyordu.
Her kapıyı denedim yaşamım boyunca. Her kilidi çevirdim. Her anahtarın dişlerini avuçlarımın içinde ezberledim. Sonunda anladım ki bazı kapılar açılmak için yapılmamıştı. Bazı kilitler ise insanın kendi göğsünün içine yerleştiriliyordu. Ölürken tek isteğim buydu: Beni artık hiçbir kilit açmasın. Hiçbir umut kapısı aralanmasın. Hiç var olmamış olmayı diledim. Fakat bunu söylediğimde insanlar, yaşamak istemediğimi sandılar. Oysa ben hiç başlamamış olmayı istiyordum. Başlangıcın bütün yükünü reddediyordum.
Beni anlamadılar.
Nice cümle kurdum; kelimeler ağzımdan çıktığı anda başka insanların sözlerine dönüştü. Kimse benim söylediğimi duymadı. Zamanla anlaşılmamayı öğrendim. İnsan, sürekli yanlış çevrilen bir kitap olunca, sonunda kendi dilini de unutuyormuş. Ben de unuttum.
Bekledim.
Bir gün biri gelsin, kapımı çalsın diye bekledim. Öyle biri olsun ki kapıyı değil, içimde yıllardır kilitli duran o çocuğu açsın istedim. Beklemek de tuhaf bir hastalıkmış. İnsan bekledikçe zamanı değil, kendini tüketiyormuş. Ben yıllarca aynı kapının önünde oturdum. Gelen olmadı. Ama giden çok oldu. Kimileri ismimi alıp gitti, kimileri çocukluğumu, kimileri ise güven duygumu.
Bazı anılar vardı; onları fotoğraf albümüne bile koymadım. Çünkü fotoğraflar yaşatırdı. Ben ise bazı güzelliklerin yaşamasını istemedim. O kadar güzeldiler ki, yalnızca o anın içinde kalsınlar istedim. İnsan bazen en mutlu olduğu anda yok olmayı arzuluyor. Çünkü biliyor; bundan sonrası hep eksilecek.
Hayatın kumar masasına oturdum.
Zarın hep aynı döngüde döneceğini bilmeme rağmen oynadım. Kazanacağımı sanmadım zaten. İnsan bazen kazanmak için değil, kaybettiğini kanıtlamak için oynuyor. Ben de öyle yaptım. Kendimi ortaya koydum. Ruhumu bahis yaptım. Her el sonunda biraz daha eksildim. Masadan kalktığımda cebimde tek bir şey kalmıştı: Kendime duyduğum yabancılık.
Günahlarımın tonu değişmedi.
Ne kadar çoğalsalar da renkleri aynı kaldı. İçlerinde en büyük günahım ise sana dokunmayı istemekti. Senin bana dokunmanı arzulamaktı. Çünkü bazı temaslar ibadet kadar temiz, bazıları ise bütün dinlerin sustuğu kadar günahtır. Ben hangisinin içinde kaldığımı hiçbir zaman anlayamadım.
Bazen düşündüm.
Acaba günah dediğimiz şey gerçekten yaptıklarımız mıydı?
Yoksa yapamadıklarımız mı?
Belki de sana sarılamamış olmak, işlediğim bütün günahlardan daha ağırdı.
Tanrım…
Ben mücadele etmek için mi yaratıldım?
Yoksa mücadele ederek yorulmam için mi?
Henüz yumurta ile sperm birbirini tanımadan önce kaderimin ilmeklerini sen mi ördün? Eğer öyleyse neden milyonlarca sperm arasında beni seçtin? Onlar sessizce yok olurken neden bana “yaşa” dedin? İlk savaşımı daha doğmadan kazandım. Ama kazandığım sandığım o savaş, bütün ömrümün en büyük mağlubiyetiymiş meğer.
Doğmak, bazen kaybetmenin en uzun şekliydi.
Etimle, kemiğimle öğrendim bunu.
Sonra kapı aralandı.
Maskem yüzüme yerleşti.
İnsanlar beni gülümserken gördüler. Ben ise maskemin iç tarafında çürüyordum. Onlardan dehşet derecede korkuyordum. İnsanların gözleri beni ürkütüyordu. Çünkü herkes birbirine bakıyordu ama kimse kimsenin içine bakmıyordu.
Yine de vazgeçemiyordum onlardan.
Çünkü insan en çok korktuğu şeye bağlanıyormuş.
Çocukluğumdan beri kendi ailemin bile nasıl yaşadığını bilmiyordum. Aynı sofraya oturuyorduk ama aynı acıyı paylaşmıyorduk. Aynı evde uyuyorduk ama birbirimizin rüyalarına hiç girmiyorduk. Babamın sustuğu gecelerin ağırlığını bilmiyordum. Annemin gözlerini kaçırırken içine neyi gömdüğünü bilmiyordum. Kardeşlerimin gülüşlerinin altında hangi kırıkları taşıdığını bilmiyordum.
Bir evde yaşayıp birbirine yabancı kalınabileceğini ilk ailem öğretti bana.
Sonra dünya devam etti bu eğitime.
Kalabalıklar beni içine aldı. Herkes konuşuyordu. Kimisi aşktan, kimisi başarıdan, kimisi gelecekten. Ben ise insanların cümlelerini değil, cümlelerin arasındaki sessizlikleri dinliyordum. Çünkü insan en çok sustuğu yerde kendini ele veriyordu.
Ben sessizlik koleksiyoncusuydum.
İnsanların sustuğu yerleri biriktirdim.
Belki bir gün hepsini üst üste koyarsam kendime bir mezar yapabilirdim.
Bazen aynanın karşısına geçiyordum. Karşımda duran yüz bana ait değildi. Gözlerime uzun uzun bakıyordum. Bir yabancıyla göz göze gelmiş gibi oluyordum. Sonra kendi kendime şu soruyu soruyordum:
“İnsan, kendini ne zaman kaybeder?”
Cevap hiçbir zaman gelmiyordu.
Belki de cevabın gelmeyişi cevabın ta kendisiydi.
Sonra anladım.
İnsan tek bir olayla parçalanmıyordu.
Her gün küçücük çatlaklar oluşuyordu içinde.
Kimsenin fark etmediği.
Kimsenin önemsemediği.
Bir gün o çatlaklar birbirini buluyordu.
Ve insan, dışarıdan dimdik görünürken içeriden sessizce yıkılıyordu.
Ben de öyle yıkıldım.
Kimse duymadı.
Çünkü en sessiz yıkımlar alkış sesine benzer.
İnsanlar onları başarı zanneder.
Belki de bütün ömrüm boyunca yanlış bir sorunun cevabını aradım. “Neden ben?” diye sordum hep. Oysa sorulması gereken soru bambaşkaydı:
“Ben kimdim?”
İşte o soruya hiçbir zaman cevap veremedim.
Çünkü insan bazen ömrünü yaşamak için değil, kendini aramak için harcıyor.
Ve en büyük trajedi şu ki…
Kendisini arayanların çoğu, yolu bulduklarında artık eve dönecek bir benlik bırakmamış oluyor.
Belki günahların gerçekten bir tonu vardı.
Belki benimki unutamamaktı.
Belki açlığım hiçbir sofrada doymayacaktı.
Belki kapılar hiç açılmayacaktı.
Ama bütün bunların içinde en acı olan şuydu:
Ben yaşamaktan vazgeçmemiştim.
Sadece bir gün, ilk defa gerçekten yaşadığımı hissedebilmek için, bütün ömrümü sessizce tüketmiştim.