04.07.2026

Maske

Dışarıdan bakıldığında hiçbir şey değişmiyordu.İnsanlar onu her gün aynı yüzle görüyor, aynı ses tonuyla konuştuğunu sanıyor, aynı adımlarla yürüdüğünü zannediyordu. Oysa en büyük değişimler bazen görünmezdi. En büyük çığlıklar sessizdi. En derin yaralar ise kanamazdı.

Kendisi bile bunu anlatamıyordu.

İçinde sürekli dönen bir çark vardı. Paslanmış, gıcırdayan, durmaya niyeti olmayan bir çark… Her sabah aynı acıyı öğütüyor, her gece yeniden üretiyordu. Zamanın ilaç olduğuna inananların aksine, zaman yalnızca acının üzerine ince bir toz tabakası bırakıyordu. Tozu üflediğinde yara hâlâ oradaydı; ilk günkü kadar diri, ilk günkü kadar aç.

“Geçer,” diyorlardı.

Ne garip bir kelimeydi geçmek.

Sanki acılar yürüyen birer yolcuymuş gibi… Oysa bazı acılar gitmezdi. Sadece evin en karanlık odasına yerleşirdi. Arada bir kapısını açar, sana hâlâ orada olduğunu hatırlatırdı.

Bekliyordu.

Bir gün gerçekten biteceğine inanmak istiyordu. Belki sabah uyandığında içinde hafiflemiş bir boşluk bulurdu. Belki nefes almak ilk kez yük gibi gelmezdi. Belki aynaya baktığında yabancı biriyle karşılaşmazdı.

Ama hiçbir sabah farklı başlamıyordu.

Çünkü insan bazen hayatı yaşamaz. Hayat, insanın içinden geçer.

Ve geriye yalnızca yorgunluk kalır.

Mutlu olmak istiyordu.

Öyle büyük hayalleri yoktu aslında. Bir kahkahanın sahici olmasını istiyordu sadece. İçinden geldiği için gülmeyi… Bir gün hiçbir şey düşünmeden gökyüzüne bakabilmeyi… Sessizliğin içinde kendi kalbinin sesinden korkmamayı…

Fakat her sabah yüzüne başka bir yüz giydiriyordu.İnsanlar buna tebessüm diyordu.O ise maske.Çünkü maskeler yalnızca saklamak için vardır.

Kimse, o gülümsemenin hemen altında dizlerini karnına çekmiş küçücük bir çocuğun oturduğunu bilmiyordu. Kimse onun hâlâ aynı gecede kaldığını, hâlâ aynı korkunun içinde nefes almaya çalıştığını görmüyordu.O çocuk hiç büyümemişti.

Sadece susmayı öğrenmişti.

Acının da yaşı vardı. Bazıları çocuk kalıyordu.

Odasına döndüğünde rutubet kokusu duvarlardan ağır ağır üzerine siniyordu. Boyaları kabarmış duvarlar sanki yıllardır onunla birlikte çürüyordu. Sokak lambasının sarı ışığı perdeyi delip içeri sızıyor, odanın ortasında eğri bir gölge bırakıyordu.

O gölge bazen kendisine benziyordu.

Bazen de yıllardır kaçmaya çalıştığı geçmişine.

Gece uzadıkça düşünceler çoğalıyordu. İnsan gündüz başkalarının sesini dinlerdi; gece ise kendi zihninin gürültüsünü. Ve insanın kendi sesi, bazen dünyanın en acımasız sesi olabiliyordu.

Kafasının içinde dönüp duran tek bir cümle vardı.

“İnsanların yüzüne iyi bakın; acısı çok olanın gülüşü güzel olur.”

Bu söz, teselli olmuyordu.Aksine, yarasını tarif eden bir teşhisten başka bir şey değildi.

Demek bu yüzden herkes gülüşünü seviyordu.Çünkü kimse yarasını görmüyordu.

Kendi düşüncelerinin buğusu bile boğmaya yeterken, bu cümle ciğerlerine dolan görünmez bir duman gibi nefesini daraltıyordu. İnsan bazen ölmek istemezdi. Sadece içinde durmadan konuşan o sesten birkaç saatliğine kurtulmak isterdi.

Ama zihin insana merhamet etmezdi.

En çok da geceleri.

Bazıları cehennemi öldükten sonra göreceğine inanırdı. O ise cehennemin insanın kafasının içinde kurulabileceğini öğrenmişti. Üstelik oradan kaçış yoktu. Nereye giderse gitsin, kendisini de yanında götürüyordu.En ağır yük insanın kendi varlığıydı.Yine de ertesi sabah kalktı.

Yüzünü yıkadı.Aynanın karşısında gülümsemeyi denedi.Başardı.

Çünkü insanlar gerçeği değil, iyi oynanmış rolleri seviyordu.Ve o, hayatının en başarılı oyuncusuydu.Kimse alkışlamadı.

Çünkü kimse sahnenin aslında bir uçurumun kenarında kurulduğunu bilmiyordu.