21.04.2026

Trajedinin Rengi

Beyazdı.

Her yer beyazdı. Sessizliğin bile rengi vardı sanki ve o da beyazdı. İnce, neredeyse görünmez bir fanusun içinde, varoluşun ilk kıpırtıları titreşiyordu. Ana rahminin o tuhaf huzurunda, zaman henüz anlam kazanmamışken… kanatlarını iki yana açmış bir melek beliriyordu. Ne tamamen kutsal ne de tamamen ürkütücü.

Bir şeyi selamlıyordu.

Filizlenmiş bir başlangıcı… belki bir mucizeyi, belki de bir faciayı.

Sessizlik bir anda yırtıldı.

Ağıt edercesine bir çığlık yayıldı o beyaz boşluğa. Fanus inceydi; sızdırıyordu. Önce bir damla, sonra bir çizgi… ve ardından renk.

Kırmızı.

Beyazın masumiyetini yaran ilk renkti bu. Kanın sıcaklığı, hayatın ilk bedeli gibi yayıldı her yana. Gece, güneşe veda ederken gökyüzü gibi… bir şey bitiyor, bir şey başlıyordu. Ama bu başlangıç huzurlu değildi. Çığlık çığlığa, Tanrı misafiri gibi davetsiz bir acı doluyordu içeri.

Ve sonra…

Sadece kırmızı değil.

Binlerce renk sızmaya başladı.

Her yer renk renkti artık. Ama bu bir güzellik değildi; bu bir taşma, bir kontrolsüzlük, bir iç patlamaydı. Renkler birbirine karışıyor, sınırlar yok oluyordu.

Bu iyinin ve kötünün savaşı değildi.

Bu zengin ile fakirin savaşı hiç değildi.

Bu beyazla siyahın savaşı da değildi.

Bu… bir renk tümseğiydi.

İnsan her adım attığında takılıyordu. Her tümsek, başka bir renge çarpıyordu. Ve her çarpışma, başka bir his bırakıyordu içinde. Ama bir tanesi vardı ki… her seferinde daha derine işliyordu.

“Her tümseğe takıldığımda, bir renge takılmış gibi hissediyordum… ama ona takıldığımda, hayatın bana sunduğu en trajedi rengiydi.”

Adını koyamadığı bir renk.

Belki koymak istemediği.

“Acının çizgisi…”

Bu, düz bir çizgi değildi. Kırık, yamuk, sürekli yön değiştiren bir şeydi. Düşünce ise bir düş bataklığıydı. Ne kadar çabalarsan çabala, içine çekiliyordun.

Ve o bataklığın ortasında bir ses vardı:

“Ben yaşamın sesi.”

Ama bu ses güçlü değildi. Bir rüzgâr gibiydi. Mehtapların arasında kaybolan, gecenin içinde eriyen bir melodi. Ne tamamen umut ne tamamen çaresizlik…

“Ben Tanrı’nın armağanıyım,” diyordu.
“Ben kaderin çizgisiyim.”

Ama sonra sesi kırılıyordu.

“Ben… kaderin en hüzün kaleminin yazdığı bir hikâyeyim.”

İsmini söylüyordu.

Sanki varlığını kanıtlamak ister gibi.

Ama isimler bile bazen yetmiyordu insanı tutmaya.

Geceydi.

01.38.

Zamanın bile yorulduğu bir saat. Ölümün en sessiz yürüdüğü anlardan biri. Ve o an, ölüm bir köşede beklemiyordu artık. Yaklaşmıştı. Nefes kadar yakındı.

Bir ses yankılandı:

“İki kütle tümör…”

Doktorun sesi düz, mekanikti. Ama o kelimeler… bir insanın içini parçalamaya yetiyordu. O an, hayatın ibresi yön değiştirmişti. Beklenmedik bir anda saplanan bir iğne gibi.

Her şey dağıldı.

Barın loş ışığında oturduğu tabure dönüyordu. Ya da belki dünya dönüyordu, o sabitti. Ama fark etmiyordu. Denge gitmişti.

“Burası benim dönüm noktam,” diye düşündü.

“Burası benim kulaç attığım deniz… ve belki de boğulduğum yer.”

KOR bar… onun için bir mekândan fazlasıydı artık. Bir eşikti. Bir geçiş. Belki de bir son.

“Ben yaşamın kaosunda bulanık bir yansımayım.”

Cümleler artık daha sertti.

“Ben… hayat bulmuş bir zavallıyım.”

İçindeki ses artık kendine acımıyordu. Kendini parçalıyordu. Tanrı’nın attığı bir zarın üzerinde durmuş gibiydi. Şans mıydı bu? Yoksa lanet mi?

“Ben… kendimi bulmaya çalışan bir avcıyım.”

Ama avladığı şey hep kaçıyordu.

Kendi özü.

Kendi benliği.

İçinde bir girdap vardı.

Sessiz ama güçlü.

Her şeyi içine çeken.

Ne zaman bir parçaya tutunsa, o parça kayıyordu elinden. Ne zaman “işte bu benim” dese… bir sonraki anda o his yok oluyordu.

Kendini kaybediyordu.

Yavaş yavaş, fark etmeden.

Ama en acısı şuydu:

Kaybolduğunu biliyordu.

Ve yine de duramıyordu.

Renkler hâlâ içindeydi.

Beyaz, kırmızı, adı konulamayan o trajedi rengi…

Hepsi onunla birlikteydi.

Çünkü artık anlamıştı:

Bu bir savaş değildi.

Bu… onun içiydi.

Ve o içte, hem kaybolan hem arayan aynı kişiydi.