01.09.2026

Hasat

Acıların üzerine tohum ekmek gibi bir huyum vardı.

Bunu ne zaman öğrendiğimi bilmiyorum. Belki insanın kendisine en yakın şeyi, kendisini inciten şey sanmaya başladığı bir zamanda. Belki de acının, boşluktan daha katlanılır olduğuna karar verdiğim gün. İnsan bazı şeyleri seçtiğini sanıyor. Oysa çoğu zaman yalnızca alışıyor. Ben de alışmıştım.

İçimde, kimsenin görmediği küçük bir toprak parçası vardı. Oraya yalnızca acılarımı ekerdim. Her biri başka bir biçimde büyürdü. Kimi sessizdi, kimi dikenli, kimi geceleri köklerini daha derine salardı. Ben ise her sabah kalkar, o toprağın başına giderdim. Çapalardım. Sulardım. Ellerimi toprağa geçirir, çamurun altında ne kadar eski bir yaranın saklandığını anlamaya çalışırdım.

Bir acıyı büyütmek için insanın çok fazla şeye ihtiyacı yoktur. Bir hatıra yeter. Bazen yarım kalmış bir cümle. Bazen bir bakış. Bazen artık geri dönmeyecek bir insanın kapıyı kapatırken çıkardığı ses.

Ben hepsini saklardım.

Sonra onlara özen gösterirdim.

Sanki bir gün büyüyüp bana bir şey vereceklermiş gibi.

Yolumu kaybettiğim zamanlarda, nereye gideceğimi bilemediğimde, eski izlerin peşine düşerdim. Çünkü insan bilmediği bir yolda yürümektense, kendisini daha önce yaralamış olan yolu tercih ediyor. En azından nerede düşeceğini biliyor. Ben de öyle yapardım. Birini aramazdım aslında. Bir insana, bir eve, bir şehre ya da bir zamana ihtiyacım yoktu. Kendime itiraf etmek istemediğim bir şeye ihtiyacım vardı: yeniden acımaya.

Bu yüzden toprağın başına dönerdim.

Teker teker yoklardım ektiğim şeyleri.

Hangisi hâlâ yaşıyor?

Hangisinin kökü kurumamış?

Hangisi biraz daha sulanırsa yeniden büyüyebilir?

Ve en sonunda bir meyve bulurdum.

Onu elimde uzun süre tutardım.

Sanki dünyada bundan daha kıymetli bir şey yokmuş gibi.

Sanki bütün hayatım boyunca onu beklemişim gibi.

Sonra yerdim.

Tadı çoğu zaman beklediğimden daha kötü olurdu. Bazen acı, bazen ekşi, bazen de hiçbir şeye benzemezdi. Ama yine de yerdim. Çünkü insanın kendi acısının tadına alışması garip bir şeydir. Bir süre sonra acı, acı olmaktan çıkar. Bir çeşit ev olur. İnsan o evin duvarlarını bilir. Hangi odasında ağlayacağını, hangi penceresinden bakınca geçmişi göreceğini bilir.

Ben kendi acılarımın evinde uzun süre yaşadım.

Sonra onları yeniden sarardım.

Özenle.

Dikkatle.

Sanki birazdan tekrar açıp bakacakmışım gibi.

Sanki bir daha asla yemeyecekmişim gibi.

Oysa insan bazı şeyleri saklamaz; yalnızca yeniden yaşamak için erteler.

Benim yaptığım da buydu.

Yaralarımı iyileştirmek yerine onları muhafaza ederdim. Üzerlerine temiz bezler sarar, sonra o bezlerin altında ne olduğunu unutmuş gibi davranırdım. Bir gün tamamen iyileşeceklerine inanmazdım. Belki de iyileşmelerinden korkardım. Çünkü insan kendisini uzun süre acısıyla tanımlarsa, acısı gittiğinde geriye kim kalacağını bilemez.

Bunu çok sonraları anladım.

Bir insanın kendisini yalnızca yaralarıyla tanıması ne kadar tehlikeliyse, yaralarını hiç olmamış gibi kabul etmesi de o kadar imkânsızdı. Ben ikisinin arasında bir yerde duruyordum. Acılarımı ne bırakabiliyor ne de onlarla gerçekten yaşayabiliyordum. Onları büyütüyor, sonra büyüdükleri için kendime kızıyordum.

Bir ağacın meyve vermesine şaşırmak gibi.

Oysa tohumu ben atmıştım.

Her gün ben sulamıştım.

Toprağı ben çevirmiştim.

Köklerine dokunmuş, dallarını ben izlemiştim.

Sonra meyve çıktığında karşısına geçip, neden bu kadar acı olduğunu soruyordum.

İnsanın kendisine yaptığı en büyük haksızlıklardan biri belki de budur: Kendi elleriyle büyüttüğü şeylerin sonucunu kader sanmak.

Ben uzun süre kader sandım.

Bazı insanları.

Bazı geceleri.

Bazı ayrılıkları.

Bazı suskunlukları.

Oysa hepsinin toprağını ben hazırlamıştım.

Bunu kabul etmek, onları suçlamaktan daha ağırdı.

Çünkü suçlayacak kimse kalmıyordu.

Bir süre sonra şunu fark ettim: İnsan bazen yalnız kalmaktan değil, kendisiyle baş başa kalmaktan korkuyor. Çünkü sessizlikte başkasının hataları kayboluyor. Geriye yalnızca kendi ellerin kalıyor. Neyi ektiğini, neyi büyüttüğünü, neyi neden tekrar tekrar suladığını görüyorsun.

Ben ellerime baktım.

Çamur içindeydiler.

Ve ilk defa onları yıkamak istemedim.

Çünkü o çamurun içinde geçmişim vardı.

Belki de insan geçmişinden kurtulamaz. Sadece onunla arasındaki mesafeyi değiştirebilir. Bazı şeyleri gömmek gerekir ama gömdüğün her şeyin bir gün çiçek açacağını sanmamalısın. Bazı tohumlar yalnızca toprağı tüketir. Bazı meyveler yenmek için değil, insanın kendisine ne yaptığını anlaması için büyür.

Benim bahçem uzun süre böyleydi.

İçinde güneşten çok gölge vardı.

Ama yine de her sabah oraya gittim.

Çünkü insan, kendisini terk etmediği sürece kaybolmuş sayılmazdı.

Belki hayatın anlamı da buydu. Büyük bir cevap bulmak değil. Acının neden geldiğini anlamak değil. Hatta ondan kurtulmak bile değil.

Belki yalnızca toprağın başında durup, hangi tohumu bir daha ekmeyeceğine karar vermekti.

O gün ellerimi toprağa sokmadım.

İlk defa hiçbir şeyi çapalamadım.

Hiçbir yarayı sulamadım.

Geçmişin meyvelerini aramadım.

Sadece orada durdum.

Ve uzun zaman sonra ilk kez içimde bir boşluk hissettim.

Garipti.

Boşluk, acıdan daha sessizdi.

Ama daha hafifti.

Sonra anladım ki belki de yıllardır mutluluk aramıyordum. Yalnızca acının yokluğundan korkuyordum.

Çünkü insan bazen mutsuzluğuna o kadar alışır ki, huzur ona yabancı gelir.

Ben de yabancıydım.

Kendime.

Sessizliğe.

Boşluğa.

Ve belki ilk defa, hiçbir şey yetiştirmeden yaşayabilme ihtimaline.

Bahçenin başında uzun süre kaldım.

Sonra oradan ayrıldım.

Arkamda ne bıraktığımı bilmiyordum.

Ama ilk defa geri dönmek için bir sebebim yoktu.