23.05.2026

Kök

Azap içindeydi. Öyle herkesin ağzına sakız ettiği türden bir acı değil. İnsanların gece yatmadan önce düşündüğü, sabah kalkınca unuttuğu cinsten hiç değil. Bu başka bir şeydi. Etin altına yerleşmiş, kemiğin içine yuva yapmış, kanın yönünü değiştirmiş bir şey. Sanki bedeni artık ona ait değildi de, içinde yıllardır sessizce büyüyen karanlık bir organizmanın taşıyıcısıydı yalnızca.

Canının her dokusu bir harabeydi. İçine girilmiş, yağmalanmış, ateşe verilmiş bir şehir gibi. Ve en kötüsü de ne biliyor musun? O şehri yıkan düşman dışarıdan gelmemişti. Kapıları kendi açmıştı. Hatta bazı geceler yol göstermişti.

İnsan bazen kendine yapılan hiçbir kötülüğü unutmaz da, kendisinin kendine yaptıklarını unutmaya çalışır. Çünkü insanın kendi celladı olması, başkasının kurbanı olmasından daha ağırdır. Başkası seni öldürürse acırsın. Kendin öldürürsen çürürsün.

O çürüyordu.

Bir gün acır mı diye düşünmediği yaralar gün gelip sızlamaya başlamıştı. Halbuki insan bazı acıların öldüğünü sanır. Üstünü örter, üstüne başka insanlar koyar, başka şehirler, başka alışkanlıklar, başka geceler koyar. Geçti zanneder. Ama hiçbir şey geçmez. Sadece sessizleşir. Çünkü acının da bir gururu vardır; bağırmaz hep. Bazen sabırla büyür.

Onunki de öyle olmuştu.

İçinde sinsi bir tümör gibi yıllarca yaşamıştı o acı. Önce küçüktü. Hatta bazen onu beslediğini fark etmiyordu bile. İnsan bazı acıları sever çünkü. Kendini eksik hissetmemek için acıya tutunur. Yaralarını kimliğe dönüştürür. “Ben buyum,” der. “Ben kırılmış olanım.” Sonra o kırıklık olmadan kim olduğunu unutmaya başlar.

O da unutmuştu.

Kendi benliğini yıllarca lime lime etmişti fark etmeden. Birinin sevgisi için susmuştu önce. Sonra biraz daha sevilmek için kendinden vazgeçmişti. Sonra tamamen yok olmuştu. İnsan en çok da yavaş kaybolurken fark etmez kendini. Bir anda olmaz çünkü. Kimse sabah uyanıp “Bugün benliğimi öldüreceğim,” demez. Küçük küçük ölür insan. Her affedişte biraz daha. Her sustuğunda biraz daha. Her “belki değişir” dediğinde biraz daha.

Ve bir gün aynaya baktığında yüzünü değil, enkazını görür.

İşte o gün başlamıştı asıl azabı.

Çünkü insanın kendisiyle baş başa kalması kadar korkunç bir şey yoktur. Kalabalıklar geçer. Sesler diner. Telefon susar. Herkes gider. Ama insan kendinden gidemez. Ne kadar kaçarsa kaçsın, gece başını yastığa koyduğunda içindeki o karanlık onunla aynı yatağa uzanır.

Bazı geceler nefes alamıyordu. Sanki ciğerlerinin içine cam kırıkları dolmuş gibiydi. Yaşamak bile bir refleks olmaktan çıkmıştı artık. Yorgundu. Ama uyuyamayacak kadar da suçluydu. Çünkü insan bazen başına gelenlerden değil, izin verdiklerinden dolayı tükenir.

Kendi sonunu kendi elleriyle hazırladığını anlamıştı artık.

İçindeki acıyı yıllarca bir tohum gibi büyütmüştü. Her gözyaşı sulamıştı onu. Her yalnızlık biraz daha kök salmasını sağlamıştı. Ve şimdi o tohum meyve veriyordu. Zehirli, karanlık, ağır meyveler…

İnsan en çok da kendi elleriyle büyüttüğü felaketin altında kalınca susuyor.

Konuşamıyordu artık. Çünkü anlatabileceği hiçbir şey kalmamıştı. Bazı acılar dile gelince küçülür derler. Yalan. Bazı acılar dile gelince daha gerçek olur. Daha canlı. Daha keskin.

Bu yüzden sustu.

Sokaklarda yürüdü bazen. İnsanların yüzüne baktı. Herkes bir yere yetişiyordu. Herkes bir şeyler taşıyordu içinde. Kim bilir kaç kişi kendi mezarını sırtında taşıyordu da belli etmiyordu? Çünkü insan denen canlı garipti; parçalanırken bile gülümseyebiliyordu.

O da denedi bunu.

Olmadı.

İçindeki çürüme yüzüne vuruyordu artık. Gözleri değişmişti. Bazı insanlar ağlamaktan değil, fazla dayanıklı olmaktan yaşlanır. O da öyleydi işte. Çok dayanmıştı. Fazla dayanmıştı. Ve insan fazla dayanırsa bir yerden sonra hissetme yetisini kaybediyor sanıyordu. Oysa gerçek başka çıktı.

Hiçbir şey kaybolmamıştı.

Her şey içinde birikmişti.

Şimdi hangi yarasına dokunsa kanıyordu. Hangisini sarmaya çalışsa daha çok acıyordu. Çünkü bazı yaralar kapanmak istemez. İnsan onları iyileştirmeye çalıştığında bile kendini savunur. Acıya alışan ruh, huzuru tehdit gibi görür bazen.

Ve o, yıllarca acıyla yaşamıştı.

Artık mutsuz değildi sadece. Acının kendisine dönüşmüştü.

Kendi kaderini kendi elleriyle yazdığını düşünüyordu şimdi. Belki gerçekten öyleydi. Belki insanın kaderi gökten inmiyordu da, sustuğu yerlerde şekilleniyordu. Kendini unuttuğu anlarda. “Geçer” diyerek içine attığı şeylerde.

Ve şimdi o kader gelip boğazına çökmüştü.

Kaçamıyordu.

Çünkü insan dünyadaki herkesten saklanabilir ama kendinden asla.