30.04.2026

Uyanış

Arkadaşlarının sesiyle o derin ve tatlı uykusundan uyandırılmıştı. Uyandığında canı yanıyordu; çünkü bazı uyanışlar huzurla değil, kırılarak gerçekleşirdi. İnsan bazen gözlerini açtığında dünyayı değil, kendi saflığının enkazını görürdü. O da öyle olmuştu. Uzun zaman boyunca dünyanın tek bir renkten ibaret olduğuna inanmıştı; beyazın içinde yaşadığını sanmış, insanları olduğu gibi değil, görmek istediği gibi görmüştü. Fakat artık anlamıştı: dünya yalnızca aydınlıktan oluşmuyordu. İnsan ruhunun içinde, görünmeyen ama her yere sinsice yayılan karanlık damarlar vardı.

İlk kez o gün fark etti ki herkes iyilik taşımazdı içinde. Bazıları, iyiliği bir maske gibi yüzüne geçirir; fakat ruhunun derinliklerinde sessizce kötülük büyütürdü. İnsanların bakışlarında gizlenmiş bir açlık vardı; tüketmeye, sömürmeye, eksiltmeye yönelik derin bir istek. Ve o, hiç hazırlıklı olmadığı bir dünyanın içine düşmüştü.

Kendini büyük bir boşlukta bulduğunu sandı önce. Ama bu boşluk sıradan değildi; dipsiz, soğuk ve karanlık bir okyanusa benziyordu. İçine düştüğünde yüzmeyi bilmiyordu. Çırpınıyordu, çünkü yaşamak istiyordu. Fakat her çırpınışında biraz daha derine çekiliyordu. İnsan bazen kurtulmak için savaşırken bile kendi yorgunluğuna yenilirdi.

Hayatı, sonunu bildiği bir kitaba benzemeye başlamıştı. Sayfaları çevirdikçe şaşırmıyordu artık; çünkü acının geleceğini önceden hissediyordu. Başlangıçlar renkliydi, umut doluydu, ama renkler aldatıcıydı. Çünkü bazı renkler yalnızca uzaktan güzeldi; yaklaştığında ise çürümüş bir hakikati gizlediğini anlardın.

Bir noktadan sonra kendini akıntıya bıraktı. Mücadele etmekten değil, yorulmaktan vazgeçmişti. Belki de öldürmek istediği şey bedeni değil, içindeki inançtı. İnsan bazen yaşamaktan değil, sürekli hayal kırıklığına uğramaktan yorulurdu. İçinde hâlâ bir şeylerin değişeceğine dair kırık bir umut taşıyordu. Her defasında aynı yanlışa dönüyor, aynı kapıyı çalıyor, aynı karanlığa güveniyordu. Ve her defasında yeniden aldanıyordu.

İnsanların içinde okyanuslar vardı; sessiz, derin ve gizemli. Fakat bu okyanuslar huzur taşımıyordu. Bazılarının içinde karanlık büyüyordu. Ve o, hâlâ bu karanlığın içinden ışık çıkabileceğine inanıyordu. İşte yanıldığı yer tam da buydu. Çünkü aynı okyanusta hem şeytanın dalgalarıyla boğuşup hem de kıyıya ulaşmayı umut ediyordu.

Henüz bilmiyordu: bazı savaşlar kazanılmak için değil, insanın kendini tanıması için vardı. Yaşam ile ölüm arasında sıkışmış gibiydi; ne tamamen hayattaydı ne de gerçekten kaybolmuştu. Bir simülasyonun içinde unutulmuş bir bilinç gibi hissediyordu kendini. Var olmak zorunda bırakılmış ama neden var olduğunu anlayamamıştı.

Belki de dünya, insanın sandığından daha eski bir kötülüğün mirasını taşıyordu. Bir tomurcuğun açarken güzellik doğuracağı düşünülürdü; ama bazen en güzel görünen şeyler bile çürümüş toprağın içinden büyürdü. Ve insan, doğduğu anda yalnızca hayata değil, aynı zamanda görünmez bir savaşa da dahil olurdu.

O artık biliyordu: bazı uyanışlar insanı özgürleştirmez. Bazıları yalnızca gözlerini açar ve onu, kaçamayacağı gerçekle baş başa bırakır.